birkaç kötü site. nihaha. ayrıca da kendi biloğumu kendim yaparım. hahayt!
fak feysbuk
tambılır
blogg.se
vkontakte.ru
stumble
okuma sitesi
formspring
imdb
ekşi sözlük
twitter
ask.fm
good reads
deviantart
triancula single listesi
profil
last.fm
eksprensip
limonyak
boş zamanlarımda kendimi sevmiyor değilim.




Thursday, October 21

“Sarhoşum, galiba belamı arıyorum.”
Ümit Sayın



Tabii ki de sizlere Haydar’ın doğum gününde yediğimiz muz ve rakı aromalı pastanın ne denli şahane olduğunu, Can’la aynı dönemlerde saçlarımızı kestirdiğimiz için ister istemez onunla “Albümü yeni çıkmış rakip popçular” kıvamında dolandığımızı, Berkay’ın her güne kafası güzel başlayıp günün sonunda mız mız bir herife dönüşüp beni öldürdüğünü, Barış’ın Taksim’in ortasında yürürken bir anda piyango bileti almaya karar verip toplamda 12 saniye içinde elinde bir biletle yoluna devam edip beni güldürmekten mahvettiğini, Barış’ın Yunan Konsolosluğu’ndaki sergide bütün beyin hücrelerinin yanmasını, benim gerizekalı gibi Yunan Konsolosluğu’ndaki formu doldururken mail adresi olarak hakiki mail adresim olan ve oldukça tehditkar bir cümle olan o cümleyi sırf dobra ve samimi olmak adına yazmamı, Barış’ın önce "Yok, bira ağır gelir, kahve içeyim." demesi; daha sonra ise “Türk kahvesi sanmıştım ben. Ha, yok, Türk kahvesi yoksa kahve almayayım; bir tane 50’lik Carlsberg alayım o zaman ben.” cümlesinin başlı başına harikulade oluşunu, Erman’ın dersin ortasında Can’ın saçlarına bakıp her 345 saniyede bir sağ işaret parmağıyla “Çok güzel olmuş. Oğv. Vallahi de çok iyi olmuş.” hareketi yaptığını ve Erman’ın ne yaptığına dair en ufak bir fikrimiz olmadığı için mal mal güldüğümüzü, Can’ın bana aldığı çakmağa “Piknik tüpü” deyip dalga geçmesinin beni sebepsiz yere keyiflendirdiğini, Barış’ın Meryem’in kedisinin cinsini sorarken yüzünde oluşan baygın ifadeyi, Barış’ın pasta keserken gömleğimin düğmesini kastedip “Önce sen bir düğmeni aç, söz ben de açacağım.” demesini, zaten Barış’ın neden durduk yere striptiz yapasının geldiğini hala ve inatla anlayamamış olmamı, Barış'ın "Olm, bir tek sana kıyamam ben"ci geçinmesine rağmen Çemberlitaş'ta yürürken yanlışlıkla ayağına üç kez bastım diye beni elindeki anahtarlıkla sokak ortasında dövmesini, genelde hep Talha ve Berkay'a rast gelen 'omuzlara dirsekleri monte edip ayakları öne doğru kaldırıp uçma' isimli gelenekselleşmiş hareketimi yaparken bir gün Talha'nın boyun fıtığından ölecek oluşunu ben her bu hareketi yaptığımda aklıma getirip inatla bunu yapmaya devam ettiğimi, ıslak mendili Haydar’ın gazıyla açıp ödül olarak Can’ın sigarasından bir fırt çekip dünyanın en mutlu insanına dönüştüğümü, Su Ürünleri Fakültesi’nde kulüp toplantısının saatinin gelmesini bahçede beklerken Can ve Utku’yla “Çayları kim alacak?” turnuvası yapıp Utku’nun birinci gelip aradan sıyrılması ve hemen arkasından işin “Yarrağı kim yiyecek?” bölümüne gelindiğinde Can’ın zarla 5 atması ve benim son saniyede 6 atıp dünyanın en büyük gol sevincini yaşamamı, Utku’nun verdiği gaz sayesinde Taksim otobüsüne koşturduktan ve otobüse bindikten sonra Barış’ın 3 dakika sonra bir anda “Abi ben otobüse niye bindim ya, siz koşturunca ben de koşturdum, diyemedim de koşarken size, benim Beşiktaş’a gitmem gerek ya.” demesinin bizi mahvetmesini, 2 birayla sarhoş olup Yemek Kulübü’ne girer girmez direk tuvalete çıkıp tuvalet kapısını açar açmaz karşımda ayaklarını yıkayan bir adamı görüp kendi kendime gülmemi ve bunun şu anda aklıma gelmesini, tiyatroda Zeynep’in fıtı fıtı merdivenleri çıktıktan sonra bir anda ışıkların sönmesi üzerine onun ne yapacağını bilemeyen bakışlarını ve duruşunu görüp altıma sıçtığımı ve uzun bir süre gülmemi tutamadığımı, kendi kendime Duygu’culuk oynadığımı Duygu’ya anlattığımda Duygu’nun histerik çığlıklar eşliğinde kahkaha atmasını, minibüste bir teyzenin gideceği nikah salonunu minibüsteki herkesin ona izah etmesine rağmen iner inmez bambaşka bir yere gitmesini, yemekhane kalabalık diye Talha’yı kantine sürüklemeye çalışırken ve bunu başaramazken, ona “İnşallah tatlı bile etlidir, Talha. Götsün Talha. İnşallah hiçbir şey yiyemezsin Talha.” derken kısmen de olsa istediğim şeyin olması ve ana yemeğin oldukça etli olmasının beni mutlu etmesini, bir yere gitmeye karar vermemizin ve birbirimizi ikna etmemizin hep 2 buçuk saatimizi almasını, Can’ın birtakım hain planlarını Talha ve benim üzerimde uyguladığını düşünmemiz ve sabah kalktığımızda kendimizi pis hissetmemiz; Can’ınsa bornozuyla “Nağber luğ?” demesinin bizi daha da korkutmasını, benim yanlışlıkla kadınlar tuvaletine girmeye çalışmam ve içerideki hanım kızın anca ben kapıyı açtıktan sonra “Dolu! :(“ diye bağırması ve tuvaletten çıktıktan sonra sarhoş halimle saniyede 32 defa özür dilerken onun sürekli “Ama eğer yanlışlıkla tam tuvaletimi yaparken kapıyı açsaydın, seni mahvetmiştim.” deyip gülümsemesi ve sürekli muhabbeti bitirmek istemiyormuşcasına konuşmaya devam etmesi ve galiba benim sarhoş halimden hoşlanıp benim bu halimden yararlanmayı düşündüğünü kendi kendime ikna edişimi filan anlatmayacağım. Canım.

Labels: , ,

0 comments


Tuesday, October 19

"Surgeons usually fantasize about wild."

Meredith Grey


Sizinle birazcık daha açık konuşacağım. Yok, Meredith Grey gibi salak saçma monologlar üretecek değilim; sadece şunu çok iyi fark ettim ve fark ettik: Konuşmak önemli. Paylaşmak önemli. Açık olmak önemli. Bunu yapmadığınızda, ağzınızdan çıkmasına ramak kalmış ve sadece estetik ve alışageldik bir güzelliğe sahip olmadığı için "tuhaf", "pis" gibi şeylerle etiketlendirdiğiniz şeyleri vücudunuza geri aldığınızda, siz yuttuğunuzu sanarken, aslında o şeyin damarlarınızı ve duygularınızı ele geçirdiğini fark etmiyorsunuz. Kabalaşıyorsunuz. Tiksinti duyuyorsunuz. Öfkelenip, sikiyorsunuz. Berkay bu konu hakkında "Bence böyle şeylere gerek yok yani." der. Talha da "Olm, hayvan evladı olmanın lüzumu yok." der. Güzel ve doğru şeyler der onlar.


Kusmalısınız. Bir şey sizin içinizdeyse, sizin bir parçanızsa şayet, sizin genel olarak halihazırda olduğunuz şahaneliğinizden ne kadar fena olabilir ki? O sizin parçanız.


Ve Meryem, -bak isim vererek konuşuyorum-, sana gerçekten hayranım. Şahane bir cerrahsın. Şahane bir hemşire, şahane bir beyin, şahane bir dalaksın. Tabii ki de güldüğünü biliyorum; çünkü biz gülebilen insanlarız. Sorun var ortada çünkü. "Beni pezevenklerin elinden kurtardın." filan diyerek daha da saçmalayıp, daha da latin-esintili-fantezi-şarkısı kıvamına sokabilirim bu yazıyı, çünkü ben en çok senin kalbini ve beynini ve gülmeni seviyorum, ama bunu detaylı anlatmayacağım.


Çok teşekkür ederim. Beni bu kadar iyi anladığın için. Beni 'Önce hayvan olsun!' komikliğinde sevdiğin için. Hafta sonu aramızda geçen her türlü şey için. Hayatımdaki en önemli insan olduğun gerçeğini bir kez daha hatırlattığın için. Beni mutlu ettiğin için. Beni güçlü hissettirdiğin için. 36 yıl sonra da şayet yaşarsak çılgınlarca sigara içip, çılgınlarca saçmalayacağımızı bildiğim için. Tıkandığımız için. Çünkü 'bir şeyler yaşadığımız için'. Özel olduğun için. Özel olduğum için. Özel olduğumuzu bildiğimiz için. Aslında korkunç birer sıradan olduğumuzu bilmemizin her şeyden daha çok ön plana çıktığını da fark edebildiğimiz için. Verdiğin huzur için. Ağlayabilmeyi zor da olsa becerebildiğimiz için. Duvarlarım için. Duvarların için. Hayvanlık için. İnsanlık için. Şefkat için.


Aramızdaki bağın fantastikliği için. Açık olduğumuz için. Kedibör için. Leopar kardeş için.


I just wanna say... Yeah, seriously. Yeah you know. Ahm. Ahm. Çok ahm.

Labels: , , , , ,

1 comments


Friday, October 15

“Saat görünmüyor yattığım yerden. Gün ağardı, biliyorum. Biri saati söylesin.”
Özlem Tekin



Çok klişe. Ama öyle. Ama öyle oluyor. Adım atmak. İnan bana, her şey tam. Ve eksik. Zaten eksik olması onu tam kılan. Işık var. Kocaman her şey. Değişik bir şey yok etrafta. Her şey zaten o kadar farklı ki! İnan buna. İnan her şeye. İnan hiçbir şeye. İnanma hiçbir şeye. Ben gülüyorum. Sen seviyorsun. O sevişiyor. Biz konuşuyoruz. Siz değişiyorsunuz. Onlar sikişiyorlar. Küfür elbette var. Güzel küfürler bunlar. Kimse kimseyi öldürmüyor. İnsan insanı tabii ki de siker. Sikmek güzel. Sevmek güzel. Sevişmek güzel. Gece sıcak. Gece nemli. Gündüz parlak. Gündüz keyifli. Dudak güzel. Beyin güzel. Göğüs güzel. Am güzel. Sik güzel. Göt güzel. Kol güzel. Kıkırdak kötü bir tek. Kemik… Kemik en güzeli. Burun çirkin, burnun yanındaki kuru deri güzel. Kızgın deri güzel. Çirkin surat güzel. Maymun güzel. Kedi maktul. Köpek uysal. Köpek çok. Köpek ben. Köpek sen. Ama hayvanlar kötü.
Her şey tam. Süre var. Anlam çok. 'Evet' çok. 'Hayır' çok. Ve bunun ortası yok. Keskinlik. Griye bu yüzden ihtiyaç var. Gri olmalı. Beyaz en sonda var. Siyahsa bir başlangıç. Kırmızı seksi. Mavi güçlü. Ve çok klişe. Pembe yalancı. Mor korkak. Turuncu nadir. Turuncu bu yüzden popüler. Turuncu sempatik. Turuncu aslında hiçbirimiz. Turuncu aslında hep gözükmek istediğimiz. Turuncu olmak? Götün yiyorsa kolay. Götün yiyorsa her şey kolay. Benimki gri. Turuncuya saygım var tabii. Of. Net her şey. Gizli, saklı… Hayır. Bunlar değil, ne dediğim ne de katlanabildiğim. Adımlar havada. Biri uçtuğundan değil, biri yerde olmadığı için. Peki bu gerçek olmadığının kanıtı mı? Gerçek sen. Sen uçuyorsun. Ben de uçuyorum. İnanır mısın tüm bunlara? Her şey güzel. Her şey güzel. Ortada hiçbir şey yok. Ortada çok şey var. Ortada hiçbir şey yok. Ortada çok şey var.

Labels:

0 comments


Thursday, October 14


"Belki durup dururken yanına gelince söylediklerimi anlamsız buldun. Ama sen haklıydın; çünkü böyle şeyler aceleye gelmezdi. Yalandan da olsa, ne güzel güldün o akşam bana."
Sinan Kaynakçı


Ben bu kadar net cümleler kurabilen bir adam olabilseydim, muhtemelen öncelikle sadece kendim için bir karnıyarık yapar, sonra onu afiyetle geğire geğire yer, üstüne Dorena'yı dinler, finalde de Saba Tümer'i izlerdim. En azından hayatım sansasyonlardan uzak ve sıradan olurdu. Sabah erkenden arabama binip, işime giderdim. Akşam eve döndüğümde kapıyı açan ve "Astroloji bir bilim dalıdır."ı ateşli bir şekilde savunan karıma buram buram romans kokan bir cümle kurardım ve onunla çocuk yapma girişimlerinde bulunup, uyurduk. Kimbilir kaç tane hemcinsim ve göbekcinsim bunu yapıyor bu dünyada. Korkunç.


Hayır ısrar etmeyin, ben çocuk doğurmayacağım. Ben evlenmeyeceğim. Ben geçimimi sabah 9 akşam 5'lik bir iş sayesinde sağlamayacağım. Patavatsız ve dobra ve samimi birtakım açıklamalar yapmaktan vazgeçmeyeceğim gibi, ben seveceğim ve ben sikeceğim ve ben içeceğim ve ben güleceğim. Eceğim ben. Hep eceğim.

Labels: , ,

0 comments


Monday, October 11
İnanın bana, ne kadar üzgün olduğumu sikseniz bilemezsiniz. Zaten sikimde değilsiniz. Hepinizin ayrı ayrı amına koyayım. Hepinizi çok seviyorum ama hepinizi aynı sevgi oranında sikmek istiyorum. Bencilsiniz, kabul edin. İkiyüzlüsünüz. Yoksunuz abi. Yoktunuz siz abi. İki kişi vardı abi, onlar da zaten her zaman benim kardeşim olmaya devam edecek olan iki adamdı, onlar birçok şeyi biliyor abi. Konuşmak, amcıklar. Konuşmak. "Özledim." demek, "İki günde sildin beni hayatından." demek, "Aaaabi niye böyle diyorsun?" demek, şu anda neye üzüldüğümü bilmeden kendine yormak, neye üzüldüğümü bildiği halde siklememek, neye en bi' çok canımın sıkıldığını bile bile çaba göstermemek... Yapmayın bunları. Yapacak bir şey varsa, siktirin gidin abi. Sikiksiniz. Beyninizi sikeyim sizin. Amcıksınız. Orospusunuz. İbnesiniz. Götsünüz. Hiç sevmiyorum sizi. Tamam, çok seviyorum sizi. Ama siktirin gidin abi. Benim son bir hafta ve bilhassa son iki gündür ne çektiğimi bilmiyorsunuz.
Ve gerzeklerin "kardeş" algısını bile bile, diyorum ki: Siz, verdiğim kararı bilen siz, beni dinleyen siz, kusmamı izleyen, güçsüz olduğumu gören siz. Sizi çok seviyorum. Bana bi' sikim anlatmasanız da seviyorum sizi; çünkü her şey birinin dediği gibi: "Senin hayatın.", ötekinin dediği gibi "Saçmalama, seni ağlarken görmek hoşuma gidiyor." Kardeşimsiniz. Canımsınız. En sikik anımda yanımdaydınız. Siz vardınız. Küvetin dibinde vardınız, klozetin dibinde vardınız, aynanın karşısında vardınız, masanın altında vardınız, buz gibi karanlık bir odada yere uzanıp beni dinlerken vardınız, çiş yaparken vardınız, yere düşerken vardınız, kendi amımı kendim sikmeye çalışırken vardınız, keyfim yerine gelsin diye bana küfür ederken vardınız, keyfim yerine gelsin diye gitar çalarken vardınız, en çok güce ihtiyacım olduğu anda emir kipinde cümlelerinizi yüzüme söylerken (Kus! Evet, zor! Ağla! Tamam! Saçmalama! Öyle bir şey yok! Her şeyi geç ve o anda beni ara!) siz vardınız, kırılan bardağa bile gülecek kadar saçmalamışken ağzıma sıçıp elimdeki içkiyi aldığınızda vardınız, beni tuvalete götürürken vardınız, bana su içirirken vardınız, çişini yapan insanlara "Bakmıyorum, sikiyim, işe hadi." deyip gözümü tuvalet kağıdıyla kapadığımda aynanın karşısında beni izlerken vardınız, sizi esir aldığımda beni dinlerken karşımdaydınız ve siz vardınız, amınıza koyayım ki siz vardınız.
Söyleyeceğim tek bir şey bile yok. Kalmadı çünkü. Şu dakikadan sonra anlat derseniz, kafanızı gözünüzü sikerim sizin. Siz yoktunuz, o iki adam vardı. Onlar dinledi.
Sen, bir sikim bilmiyorsun, haaaaa severim ama seni. Yan yana değiliz çünkü. Şimdi. Yarın. Bilmiyorsun sen. Bilmeni istemiyorum zaten.
Ve sen. Senin ben taaa amına koyayım. İyisin, hoşsun, şusun busun. Eyvallah. Kafamı sikmene hakkın yok senin. Niye böyle yaptın? Niye bir siktiğin bir siktiğini sikmiyor? Niye amınakoyim, niye doğru düzgün davranmıyorsun? Çok mu zor amınakoyim? Tutarlı olmak lan. Tu. Tar. Lı. Sana kızamıyorum yine de. Sana ben kızamam ki zaten. Sana ben nasıl kızarım zaten? Kemiklerin var senin çünkü. (Şu anda ağlıyorum.) Bil ki beni en çok sen paramparça ettin, en çok senin yaptığına canım sıkıldı, bil ki şu anda bir telefon açsan, tüm kızgınlığım gidecek. Evvela özlemek diye bir şey var. Ama sen, sikinin doğrultusunda gidersen olmaz. Senin ben amına koyayım. Niye dinlemiyorsun? Niye bulandırıyorsun? Niye sikik beyninle, beni mahvediyorsun? Niye hayatını sikmeye devam ediyorsun? Niye amınakoyim, niye aklı başında davranmıyorsun?
Ve siz, geriye kalan ibneler. Hepinizi sikeyim. Hepinizin ta amına koyayım. Amcıksınız. Götverensiniz. Neler hakkında, kimler hakkında bahsettiğimi bilemeyecek, bilse de idrak edemeyecek kadar yarrak beyinlisiniz.
Tamam, şimdi siktirip gidebilirsiniz.

Labels: , , , ,

0 comments


Saturday, October 9

"Hava soğuk ayaz bu gece. Aşk, esaslı bilmece. Dilimde hüzünlü bir hece: Üzgünüm, çok üzgünüm."
Fettah Can



Bu aralar tıpkı Yağmur Sarıgül gibi hisliyim. O denli hisliyim ki, durup durup otobüs camına kafamı dayayıp bir Gülben Ergen şarkısı söyleyip duruyorum kendi kendime. Zaman zaman bunu sesli yapasım da geliyor; sonra bir bakıyorum, sesi benden daha güzel insanlar var. Yani, benim şarkı söylememin kendime bile bir katkısı yok, keza konuşmamın da. Biliyorsunuz, artık konuşmuyorum. Bir yerinden başlarsam çünkü, dağınık olan her bir şeyim, daha da dağılacak. Bunun da kimseye bir yararı yok. Bana bile.

O yüzden, konuşmuyorum. Şarkı da söylemiyorum. Barış gibi mütemadiyen mırıldanıyorum. Barış çok mırıldar, biliyor musunuz? Barış'ın yeri bende ayrıdır zaten. Duygu'nun da ayrı. Talha'nın da. Billur'un da. Hasan'ın da. Mabel'in de. İsimleri daha da sayabilirim; çünkü bana gülümseyen çoğu insanı severim ben. Onlar da beni sever zaten. Her şey çok güzel bir de. Talha'nın iddia ettiği kadar sansasyonel bir hayatım yok. Kelim. Bira göbeğim var. Sakallarım hiç de güzel çıkmıyor. Ama bunların bir önemi yok; benim bir pipim var; benim bir kalbim var. Çakıl taşları? Hayır bebeğim, benim bir tek çakıl taşlarım yok.

Otobüsten inmeye başladığımda, yürümeye başladığımda, sigaramı yakıp susmaya devam ettiğimde ve şu siktiğimin yağmuru her yağmaya başladığında, genellikle aklıma Duygu geliyor. Bu paragrafta, canım, Duygu'ya olan sevgimi anlatmak istiyor. Duygu'yu çok severim. Tek kelime konuşmasak da o beni anlar, bunu bilirim. Birkaç cümle kurmaya başladığımızda ise onu daha çok severim. Onun beni olmayan pipisiyle sikmek istediğini söylediğinde önce bir gülerim, sonra yine severim onu. Giderek ona benzediğimi düşünüyorum. Zaten kesiştiğimiz ve hiçbir zaman konuşmadığımız şey de aslında bu: Farklı insanlar, aynı mantalite.
Duygu güler, Duygu konuşur, Duygu kahkaha krizine girer, Duygu siker, Duygu sallamaz, Duygu anlatmaz, Duygu paylaşmaz, Duygu dinler, Duygu karşındaki bir adım attığında üç adım atar, Duygu'nun içinde her gün 8.7 şiddetinde deprem olur, Duygu gene anlatmaz, Duygu hata yapar, Duygu dener, Duygu karar verir, Duygu karar veremez, Duygu öper, Duygu sever; Duygu hep bu yüzden sevilir.

Ben de öyle.

Labels: , , , ,

1 comments


Thursday, October 7




"Vapurda Galata'yı seyre dalmam sanadır."
Mavi

Yapılacaklar listesi:


1- Bana "Filmekimi"nden bahsedecek ilk kişiyi oturup itinayla dövmek.
2- Tivitır ünlüsü arkadaşlarımla muhabbetimi en az seviyeye düşürmek.
3- Kısmetse Cuma günü tekrar bi' okula uğrayıp, bol bol sigara içmek.
4- Az kalsın yanlışlıkla Berkay'ın babasına yollayacağım o fantastik mesajı herkese anlatmak.
5- Billur'a bırbır yapmak.
6- Hasan'ı İtalya'ya uğurlamak.
7- Mabel'e içimi kusmak.
8- Duygu'nun saçlarını yolmak.
9- Utku'nun yaşayıp yaşamadığını kontrol etmek.
10- Barış'ın evindeki ikinci odaya gecekondu yapıp, yerleşmek.
11- Can'ın evinde bizimkilerle beraber çılgınlarca içip, sabahlamak.
12- Erman'ın, içinde 'koç taşşağı' geçen mesajına 464. kez bakıp, gülmek.
13- Talha... Yok Talha ile ilgili bir planım yok şimdi. dslkjfldfjds.
14- Meryem'le tavşan taklidi (ksdljfsdjfldsjfldkjfdslfdkfjdlskfjdskjfldksfjkdsjfkdsljfdjflsd) yapmak.
15- Mavi'nin '30' isimli şarkısını günde sadece 30 kez dinlemek.
16- Yüksek Seçim Kurulu'nun Küçükyalı şubesine uğrayıp, paramı almak.
17- Berbere gidip, yüzüm ve saçımdaki her türlü şeyden kurtulmak.
18- Merve Boluğur'un bacakları hakkında bir kompozisyon yazmak.
19- Siyah gözlük almak.
20- Fotoğraf makinesini kırdığım Billur'a yeni bir fotoğraf makinesi almak.
21- Sakin ve Vega konserlerine gitmek.
22- Meryem'le kışlık alışveriş yapmak.
23- Olm, bu arada İlhan'ı da çok özledim lan. :((((((((((((((((((((88
24- Sarıyer'e gitmek.
25- İzmir'e gitmek.
26- Deniz Seki'nin yeni albümü için geri sayım yapmak.
27- Paraya kıyıp, Ozan'a çılgınlarca mesaj atmak.

28- Oğuzhan'la görüşmek.
29- Kamil'le görüşmek.
30- Lale'yle görüşmek.
31- Merve'yle görüşmek.
32- Görüşmek.
33- "Ben bu hayatın ta amına koyim."i sadece bir dakikalığına olsun düşünmemek.
34- Tren istasyonuna koşturarak değil, insan gibi yürüyerek gitmek.
35- Oturup zırıl zırıl ağlamayı denemek.
36- 'Ben galiba depresyona girdim lan dkjfsljfds.' cümlesini sesli olarak söylemek.
37- 5 tane kızlı ortama bir şekilde girdiğimde, o ortamdan korkup kaçmamak. (Özür dilerim Meryem. dsklfjdsfds)
38- Billur'a mentollü Marlboro'nın sürekli içilebilen bir sigara olmadığını izah etmek.
39- Akşam yemeklerimi çoğunlukla ıslak hamburgerle geçiştirdiğimi fark etmek.
40- Gizli gizli Grey's Anatomy izlediğimi daha fazla inkar etmemek. dsfkjdsşlfkdkfds.

Labels: , , , , , ,

0 comments


geçmişimin kara lekeleri
April 2006
May 2006
June 2006
July 2006
August 2006
September 2006
October 2006
November 2006
December 2006
January 2007
February 2007
March 2007
April 2007
May 2007
June 2007
August 2007
September 2007
October 2007
November 2007
December 2007
January 2008
February 2008
March 2008
April 2008
May 2008
June 2008
July 2008
August 2008
September 2008
October 2008
November 2008
December 2008
January 2009
February 2009
March 2009
April 2009
May 2009
June 2009
July 2009
September 2009
October 2009
November 2009
December 2009
January 2010
February 2010
March 2010
April 2010
May 2010
June 2010
July 2010
August 2010
September 2010
October 2010
November 2010
December 2010
January 2011
February 2011
March 2011
April 2011
May 2011
June 2011
November 2011
December 2011
January 2012
March 2012