birkaç kötü site. nihaha. ayrıca da kendi biloğumu kendim yaparım. hahayt!
fak feysbuk
tambılır
blogg.se
vkontakte.ru
stumble
okuma sitesi
formspring
imdb
ekşi sözlük
twitter
ask.fm
good reads
deviantart
triancula single listesi
profil
last.fm
eksprensip
limonyak
boş zamanlarımda kendimi sevmiyor değilim.




Tuesday, July 27
"Benim oyumla neden dağdaki çobanın oyu eşit?"
Aysun Kayacı


Cümle kurabilmek için ya da bir söylemi desteklemek için illa da şahane bir bilgi birikimine gerek yok; bunu zaten bilhassa son birkaç yıldır Aysun Kayacı'nın "Çoban" isimli hit şarkısı sayesinde biliyoruz. Vurgulamak istediğim şey Aysun Kayacı'nın bilgi birikiminin yeterli düzeyde olmayışı filan katiyen değil: Aysun Kayacı bir cümle kurdu; çünkü o ara onu sorguluyordu. Aysun Kayacı, birçoklarının halihazırda düşündüğü şeyi bir öğrenci ve güzel bir kadın ve eski bir manken olarak söyledi, sadece bu yüzden tepki aldı; bunları zaten biliyoruz. Benim inatla üstünde durulmasını sevdiğim kısım ise türevlerinin "wannabe"cilik oynamasına karşın, kadının bir şekilde bir cümle kurmuş olması. Cümle kurmak. Çok cesur bir adım elbette değil, ne onun için ne de bir başkası için devrim niteliği taşıyor, ama bunların zaten bir önemi yok. Özne, tümleç ve yüklem. Hepsi bu kadar olmalı zaten.


Bir şeyler söylemek istediğinizde sesinizi elbette bastıracak insanlar var; burada "İnadına, daha çok, hep!" gibi şeyler söylemeyeceğim bittabi. Söylenilmesi gereken bir şey varsa, o da şu bence: Desteklediğiniz ve benimsediğiniz ve samimi bulduğunuz herhangi bir şeyin nedenini açıklama ihtiyacı duymadan insan ağzını açmalı ve susmayı aklından ve/veya koltuk altından bile geçirmemeli. Ne yaşın, ne tercihlerin ne de etiketlerin bir önemi var: Sen böylesin, sen bunu yapmak istiyorsun, sen -buna inanması zor olsa bile- evet, -hala- özgürsün; sen varsın.


Elbette bir sigara içtim ben. Elbette ne kadar güzel insanlar olduklarını düşündüm. Elbette ağladım ve elbette tüm bunları yapabilmiş olmak için olayların nedenini ve nasılını bilmeme gerek yok: Merkezinde sevgi olan hiçbir şey irdelenmeye mahkum olmamalı çünkü.

Benim bütün iyi dileklerim seninle Aydın. Ve Mehmet, sen gerçekten özel bir insansın ve inan bana, seni tanıyan ya da tanımayan herkes ama herkes bunun farkında.

Özel not: Yazıyı yayınlamak için istediğim izinde bile sergilediğin tutum için çok teşekkür ederim.

Labels:

0 comments


Saturday, July 24


“Biliyor musun, kötü insanlar var. :/”

Tan Taşçı

“Hayat hep çok zor. Çoğu zaman ise çok eğlenceli.” diye bir cümle kurdum az önce; evet, kimse görmeden. Çelişkilerle dolu pek fantastik bu cümleyi tabii ki de aklım başımda, libidom ise bacak aramda yazdım: Sonuçta 24 gündür kendi çamaşırını ve bulaşığını kendi yıkayan, kendi pisliğini kendi temizleyen, yemeğini ise dışarıdan söyleyen bir insanım; ve evet, ve hala “İki Sakin”in çok fazla iyi bir şarkı olduğunu; çünkü bir şarkının, Hüseyin Yalın tarafından yazılmış olmasının bile “başarılı” sayılabilmesi için yeterli olacağını düşünüyorum: Bu kadar da çılgınlar gibi Yalın hayranı, bu kadar da zalim ve oyunbozanım. Şu sıralar ezber bozmuyorum: “Can acaba hangi ezberini bozuyor, acaba hangi ezberini kaç gün sonra bozacak; ne bozdu mu?! Oha, hani bozduğunda ilk bana haber verecekti?! :/” şeklinde birtakım fantastik monologlar oluşturan insanlara önce sevgimi, sonra ise en sevdiğim uzvum olan yarrağımı dönüşü olan bir biletle yollamak istiyorum: Çünkü yarrağımı seviyorum, çünkü hayatta en sevdiğim 56 şey varsa, yarrağım -kesinlikle- bunların arasında ilk 4’te.

Hayat -gerçekten- çok zor; çünkü çıkarcı insanlar “var ve onlar aramızda” Var ve onlar aramızda. Var ve onlar aramızda. Bunu hissederek yazan insanın gerçekten rüyasında Serdar Ortaç tarafından oral sekse maruz kalmasını diliyorum. Bilmiyorum cidden bu hissimin sebebini. Hayır yani, inanın ki bilmiyorum. Bilsem muhakkak söylerim. Dobra bir 21maleçokçıtır’ım ben. Beni biliyorsunuz siz. A, yok, gayet iyi biliyorsunuz siz. Siz.

Ben, gerçekten; ben, sahiden agresif olamayan insanlara karşı tahammülsüzüm: Bağırmak ve nefret duymak. Bu kadar basitken her şey ve üstelik bunu yapabilmek için ağırlıklı olarak metal dinlemeye bile gerek yokken –henüz-, niye bu canımlık, cicimlik? Sikmek istiyorum böylelerini. Kanırta kanırta. Kremsiz, prezervatifsiz; kanata kanata…

Hayat’la başlayan cümlelerle -çok affedersiniz ama canım- taşşak geçmek için yazdığım şu cümlelerin hiçbirisinin -tabii ki de- dün gece Duygu’yu sokak ortasında zırıl zırıl ağlatan 59’luk nihilist ressam hatunun kurduğu cümlelerden daha güzel olmadığını biliyorum ve bol bol üzülüyorum.

Gediz Şanlıman’ın dediği gibi: “Baksana şuraya: Koca bir sıfır. Hayvanoğlu hayvanlar, hepsini sikeyim: Ben bu hayatın ta amına koyayım.”

Gediz, biz Duygu’yla sana aşık olduk. Giderin filan yoktu. Özgürdü beynin ve memelerin ve zeytinyağından yaptığın resimlerin vardı. Başka da bi’ sikin yoktu ve sen bunu istiyordun ve sen böyle olmasını seviyordun ve bir çocuğun yoktu ve bir çocuğun olmayacaktı ve bir yatak arkadaşın vardı ve sen, seninle taşşak geçenleri sakinliğinle sikiyordun ve biliyordun ki dişisiyle erkeğiyle insan dediğin sikilmiş ve kompleksli bir yaratıktı ve biliyordun ki sen de böyle bir insandın ve ben de böyleydim ve Duygu da böyleydi ve annesi ölmüş birine sımsıkı sarıldın ve söz verdirttin ve ben Duygu’ya kötü kötü, pis pis şeyler yapmamalıydım ve Duygu benim göğsümü okşayıp ağlarken sen saçma ve ben sikik ve sen ve kuytu ve çöp ve hayat ve ebem ve göt deliğim.

Labels: , , ,

1 comments


Friday, July 9


"Bir tatlı huzur almaya geldik, Kalamış'tan; ah Kalamış'tan."

Behçet Kemal Çağlar



Cümle kurmak çok önemli. Ciddi olmak da çok önemli; aslında her şey çok önemli. Mantıklı cümleler kurabilme yetisine sahip olmak ise zaten en mühimi. Evet, doğru bir sonuç çıkardınız bu cümlelerden: "Karşımda akıllı rakip istiyorum!" diyen o aptal ve çirkin ve boş zamanlarında Helin Avşar'ın gizli annesi olan o malum kadın oyuncumuz gibi, ben de mantıklı cümleler kuran rakipler tanımak, beraber toplu çay içme girişimlerinde bulunmak istiyorum.


Ama bu konuyu fazla irdelemeye mecalim yok; zira ben otobüste -inanır mısınız, ama- bir kadın gördüm ve gördüğüm o kadın; Türkiye'nin, beyniyle bile seksi olabilmeyi becerebilen en meşhur 3 kadınından (diğer ikisi Nuray Mert ve sevgilim: Harleen Quinzel) bile daha seksiydi.


"Muz Sesleri" isimli, elit mahallemizin aslını inkar ederek elitmiş gibi davranan çöp bidonlarının üzerinde mütemadiyen karşıma çıkan ve "Bir roman nasıl yazılamaz?" konusunda, "Ben bir kitap yazmak istiyorum; en sevdiğim şey bir şeyler yazmak; ilk olarak ise bir roman yazmak istiyorum. Bunu çok istiyorum." heveslisi saçma Türk gençlerine epey yardımı dokunacak olan o romanımsıyı, geçtiğimiz günlerde okumadım değil. Kitaptan çıkardığım sonuçlar yalnızca bunlarla sınırlı kalsa ve ben, o her köfte dudaklı kadının ve "gizli gizli oral seks yapmış ve bunu inkar etmeye devam eden" dudaklı adamın kıskandığı, o muhteşem dudaklarımı hiç konuşmayacakmışcasına kapalı tutsam iyi ve fakat öyle olmadı; gördüğünüz gibi açıyorum dudaklarımı ve bağıra çağıra kendimden geçip "Ama nasıl olur ki?" sorusunu kendime ve çevremdekilere yöneltiyorum; heyhat! Kitabı okurken, "Yalnızca rock, inadına rock!" müzisyenlerini dinleyen birörnek ergen triplerine bulanıp, çokça bunaldım; zira Ece Temelkuran gibi sadece "herhangi bir şeye olan heves"ini bile takdir edebileceğim bir gazetecinin, nasıl bu kadar başarısız ve derinlikten yoksun karakterler yaratıp ortaya ne idüğü belirsiz bir şey üretebilmiş olduğunu, ulusal benliğim kabul etmemekte. Temelkuran'ın başarısız olmasındaki en büyük payı ise onun aşık olmasına; onun bir şehire, Beyrut'a aşık olmasına bağlıyorum: Evet Ece Hanım, şu anda bir şehire sırılsıklam aşık ve kozmopolit olan her yerin ne kadar çekici olduğunu anlatmak için ille de bir roman yazılması gerektiğini düşünüyor ve bunları yaparken de büyük ve eğreti laflar etmekten (Haydi içindeki Ortadoğuluyu göster bana!) zerre çekinmiyor.


Tamam, hepimiz Ece Temelkuran'ın "Fena halde sosyalizm o!" ya da "Dünya solunun en büyük problemi, aslında..."lı cümleler kurma heveslisi olduğunu halihazırda biliyoruz; ancak ve ancak başarılı bir roman yazarının, kimliğinin en azından yüzde yirmi sekizini, herhangi bir şehirdeki herhangi bir çöp kutusuna bırakıp, yazmaya devam etmesi gerektiğini de -bence- biliyoruz.


Otobüste görür görmez, adeta gözlerimle yavaş yavaş soyma teşebbüsünde bulunduğum o kadın, mesela bir kitap yazsa tıpkı gülüş-daş'ı Ece Hanım gibi, o da aşık olduğu herhangi bir böceği veya yaptığı ilk iş başvurusunda başından geçen olayları anlatacakmış gibi geldi bana. Uzun bir süre boyunca, fazla kariyer peşinde, fazla "Aşkı 4.6 kilometreden tanırım ben!" havasında, yanındaki -muhtemelen- en yakın arkadaşıyla konuştuktan sonra, bir anda "Yaa, işte bu da böyle, hiç sorma!" der gibi kafasını hafif sol arkaya atıp ve dudaklarını birbirinden ayırmaya başlayıp; bittabi gülümsemeye başladı. Ben içimden "Evet!", dışımdan ise "Ihım." derken -çünkü ben, tıpkı sevgilim gibi, konuşmadığım zamanlarda sanki boğazımdan biri tutuyormuş gibi hissedip ve gerilip bu sesi çıkarıyorum.-, elim ise çantamdaki herhangi bir kalemi aramaya başladı. İşbu kağıdı elime aldığım anda ise, kadın en yakın arkadaşıyla beraber "Şu anda biz ayağa kalktık, çünkü birazdan otobüsten ineceğiz." bakışlarıyla çevresindekilere baktı ve otobüs durunca ve ikisi otobüsten inince, sol baş parmağıyla Kalamış tarafını göstererek, muhtemelen "Hani Özdal'la, Ersan ilkokulun önüne gelin demişti ya..." dedi ve onları pür dikkat izleyen ben -yalnızca- gülümsedim: Sol baş parmak, sol arka tarafa kafayı eğmek ve Ece Temelkuran gülüşü yapıp, Ece Temelkuran gibi hiçbir şey yapmadan seksi olabilmeyi becerebilmek... Bunların hiçbirisinin tesadüf olmayacağını, hepimiz zaten biliyoruz; değil mi?


Ece Temelkuran'a ise hala aşığım - o ayrı!

Labels: ,

3 comments


geçmişimin kara lekeleri
April 2006
May 2006
June 2006
July 2006
August 2006
September 2006
October 2006
November 2006
December 2006
January 2007
February 2007
March 2007
April 2007
May 2007
June 2007
August 2007
September 2007
October 2007
November 2007
December 2007
January 2008
February 2008
March 2008
April 2008
May 2008
June 2008
July 2008
August 2008
September 2008
October 2008
November 2008
December 2008
January 2009
February 2009
March 2009
April 2009
May 2009
June 2009
July 2009
September 2009
October 2009
November 2009
December 2009
January 2010
February 2010
March 2010
April 2010
May 2010
June 2010
July 2010
August 2010
September 2010
October 2010
November 2010
December 2010
January 2011
February 2011
March 2011
April 2011
May 2011
June 2011
November 2011
December 2011
January 2012
March 2012