birkaç kötü site. nihaha. ayrıca da kendi biloğumu kendim yaparım. hahayt!
fak feysbuk
tambılır
blogg.se
vkontakte.ru
stumble
okuma sitesi
formspring
imdb
ekşi sözlük
twitter
ask.fm
good reads
deviantart
triancula single listesi
profil
last.fm
eksprensip
limonyak
boş zamanlarımda kendimi sevmiyor değilim.




Thursday, April 29



"Senin için, unutmak için; annem için, annem için."
Emre Aydın


"Yanlış yerde, yanlış zamanda, yanlış mekanda doğmuşum ben abi." gibi bir cümleyi kuran her insandan, doğduğum andan itibaren tiksindim ben. Annem, herhangi bir ilkokulda çalışan bir öğretmen olarak, yani çocukların tepkilerinin ne tür anlamlara geldiğini, sevdikleri ve sevmedikleri insanlara verdikleri tepkinin ne denli samimi olduğunu gayet iyi bilen biri olarak, yine de benim tavırlarımın genelgeçer çocuk tavırlarından ne denli farklı ve bittabi ne denli üstün olduğunu anlatır durur hep: Ona göre ben, sevdiğim insanları sevdiğimi -ben hiç gösteremediğimi sanarken- aslında çok iyi gösterir, sevmediğim insanları da önemsemediğimi tuhaf bir şekilde yine çok iyi ifade ederim. Sonuçta hepimiz ataerkil bir toplumda, bir dünyada yaşıyoruz ve bizim toplumdan bahsedersek şayet, erkek olan hiçbir ebeveynimiz sevgisini gösterme konusunda yetenekli değil; nefret göstermede ise dünyada bence ilk üçü rahatlıkla zorlarız. İşte annem de benim, "Türkiyeli" erkeklerin kendilerini ifade etmekte en çok sıkıntı çektikleri konu olan "sevgi gösterme" konusunda ne denli yetenekli biri olduğumu anlatmak konusunda ısrarlı bir insandır. Israrlı davranışlar gösterdiği ikinci durum ise, bir yere gideceğim zaman mutlaka kalın bir kazakla gitmem gerektiği yönündedir. Ama bunun konumuzla bir alakası olduğunu sanmıyorum.

İşte ben, gösteremediğimi sansam da aslında, bazılarınızı hiç mi hiç sevmedim. İlgiden zerre hoşlanmıyorum ve an itibariyle "ilgiden zerre hoşlanmadığını deklare edip de ilgi bekleyen insan" konumuna düştüğümün bilincinde olarak hareket edip, yine de "ben ilgiyi sevmiyorum, arkadaşım." deyip yanlış anlaşılma korkusuna kapılmadan, dilediğimi söylüyorum; "çünkü ben bunu önemsiyorum, çünkü bunu özgürce açıklamak benim için büyük bir önem teşkil ediyor." Tıpkı 24 Nisan'da hayatını kaybetmiş Ermenileri anmak ve onların üzüntüsünü paylaşmak ve özgürce bunu anlatabilmek gibi bir şey bu. "Kardeşim, biz buna karşı değiliz; prosedür nasılsa o şekilde yapılabilir anma töreniniz; ama benim de size katılmamı isterseniz "Türkler de öldürülmüştür."ü cümlelerinize eklemelisiniz." gibi cümleler kuran insanları ise, tahmin edebileceğiniz gibi bir hayli eski ve yorucu ve sıkıcı ve subjektif kişiler olarak görüyorum. İnsanlar, sırf başkaları tarafından -klasik ulusalcı söyleminin kilometre taşı olan "başkaları" kelimesi- kullanılmamak gerekçesiyle susturulmamalı; dilediğini düşünmeli, düşündüğünü açıklayabilmeli; "Ama burası Türkiye, burada öyle..." -ki bu cümleyi kullanmışlığım vardır ve fakat bundan asla "geçmişte şöyle, şimdi böyle düşünen insanlar" gibi pişman değilim- yerine, "Burası Türkiye, asıl burada rahatlıkla..."yı kullanabilmeli. Biraz özgürlükten, biraz insanlıktan, biraz saflıktan ve biraz "konuları ve insanları putlaştırmamak"tan bahsediyorum. 30 yaşına gelip düşüncesi hiç değişmemiş olmamaktan bahsediyorum. Korkmamaktan ama aynı zamanda yüzsüz de olmamaktan bahsediyorum.

Bir de tabii ki insanlar ünlem işaretini başkalarından duyup da kullanmaya başlamamalı; annem gibi farkında olmadan kendiliğinden keşfetmeli. Kendiliğinden. Özgürce. Annem gibi. Annem gibi.

Labels: , , , , ,

6 comments


Thursday, April 22


"Yıllara meydan savaşı ilan edince o cesaret, kin koca bir volkan olur; sonra da önünde eğiliverir."
Deniz Seki
 

Bir hayli ateşli günler ve geceler geçiriyorum. Zaman zaman da gecelerin beni geçirdiğini düşünecek gibi oluyorum; ama sonra gecelerin beni geçiremeyeceğini, bunun hiçbir akla hizmet etmediğini düşünüp geçirme kısmındaki edilgen kişinin ben olduğumu fark edip, birtakım histerik gözyaşları döküyorum.

Ateşli gecelerde benim canım her daim dört şey çeker: 1- Biraz daha mendil, daha çok mendil, hep mendil, hep mendil. 2- Bi' paket Winston Box. 3- "Deniz Seki'den "Sahici"yi dinleyelim yea." 4- Taze sıkılmış portakal suyu.

Bu ateşli günlerde, Meryem'in dün telefonla, bugün de mesajla ilettiği "Mutlaka vitamin al. Öptüm." şeklindeki cümlesinin üstünden çok geçmeden, adeta "Can'ı ben doğurdum; Can'ın şu anda neye ihtiyaç duyduğunu en iyi ben bilirim!" gibi birtakım kaynanamsı hisler besleyen çok sevgili annem beni portakal sularına boğdu diyebilirim. Evde olmadığı için portakal suyu sıkamadığı gündüz saatlerinde ise mutfağa "Can'ım, portakalları ortadan ikiye kes, sıkacağa koy, o kendi kendine çalışıyor! Seni çok seviyorum! Öptüm!" gibi birtakım notlar bırakıp beni bi' hayli güldürüyor. Gülüyorum; çünkü annem ünlem işaretini, noktadan çok daha fazla kullanır; hatta ve hatta onun "Bence bütün cümleler ünlem işareti ile bitmeli; çünkü insanın ağzından çıkan ve bittabi kişisel olan cümleler bir iddia, bir özgüven taşımakta; nokta işareti bu özgüveni ifade edecek kadar karakter sahibi değil!" gibi bir düşünceyi benimsediğini düşünüyorum. Bunun dışında yazmış olduğu "Portakalları ortadan ikiye kes!" gibi bir cümle sayesinde de, yıllardır içimdeki o fazla detaycılığın, o detaylarda boğulmuş anlatımımın sebebini ve kaynağını bulmadım değil. Bir de pek tabii ki "Seni tabii ki de en çok ben seviyorum, bu konuyu tartışmaya gerek yok!" eminliği de beni güldürmeye yetmiyor değil. "Ben de seni seviyorum anne, ama inan bana, konu aslında bu değil." gibi bir cümle kurup, dünyanın en gaddar evladı olmam an meselesi.

2 gündür yüksek ateş sayesinde hayatım gördüğünüz gibi felç oldu. Yemin ediyorum, porno sektöründeki yüksek ateşli kadınlara artık saygı duyuyorum.

Labels: , ,

0 comments


Wednesday, April 14




"Aslında bi' konuşsam insan içine çıkamazlar!"
Yeşim Salkım

Ben hiç zılgıt çekemedim. Muhtemelen bunun bir eksikliğini duyuyorum ki, an itibariyle "Ben hiç zılgıt çekemedim, arkadaşım ya!" gibi bir cümle kuruyorum. Mesela Berna Laçin'in gündüz saatlerinde Derya Baykal'ın programında yaptığı gibi "Alalaililililililiilliğe" şeklindeki zılgıtı bence çok başarılı bir çalışmaydı; bir an önce "Berna Laçin zılgıtı" diye tarihte kendine bir yer edinmeli bu zılgıt; insanlar "zılgıt" kelimesinin anlamına sözlüklerde baktıklarında şöyle bir şeyle karşılaşmalı: Zılgıt 2'ye ayrılır, birincisi düğünlerde, şenliklerde, halk oyunlarında yapılan "Yöresel zılgıt", ikincisiyse daha çok kentlerde yapılan, "Yöresel zılgıt"a oranla daha alafranga kaçan; adını, tarihte ilk defa Berna Laçin isimli bir Türk oyuncu ve sunucusu tarafından canlı yayında yapılmış olmasından alan "Berna Laçin zılgıtı"dır.

Peki diyelim benim gibi yeteneksiz bir insan değilsiniz ve evde, işte, okulda, sokakta, kısaca her yerde zılgıt çekebilme gibi şahane bir yeteneğiniz var; peki o zaman akla gelen ilk soru da şudur muhtemelen: "Arkadaşım, sen bu zılgıtı iyi çekiyorsun, a, yoğ, itiraz istemiyorum, çünkü sen çok iyi çekiyorsun; peki o zaman bu zılgıtı ne için, kimin için çekiyorsun?" Evet, oldukça mantıklı bir soru bence bu.

Mesela ben zılgıt çekebilecek kadar şahane biri olabilseydim, ilk zılgıtımı Tatyana için, ikinci zılgıtımı ise Kadir için çekerdim. Daha sonra da kendileri hakkında bir ton cümle kurabilir, elimdeki bir hayli can yakıcı kozlarla canlarını inanılmaz biçimde yakabilir, Kenan Erçetingöz ve/veya Şenay Düdek'in programlarında onların kirli ve terli ve iğrenç ve haftalardır Yumoş yüzü görmemiş iç çamaşırlarını 70 milyon (Türkiye) + 50 milyon (Ukrayna) + 15 milyon (Bulgaristan) = 135 milyonla paylaşabilir, onları kısaca mahvedebilirdim. Üstüne de muhtemelen bir Demet Akalın şarkısı dinleyip liseli kız havasında "Ahahahaha" bile yapabilirdim. Bakıyorum... İnanır mısınız, ben bunların her birini hala daha yapabilirim; çünkü ben potansiyeli olan, ancak bu potansiyelini kullanma konusunda özgürlüklerinden bir türlü feragat edememiş bir kimseyim. Bu kinayeli cümleyi de ne zamandır yazmak istiyordum, kısmet Tatiş'le Kadiş içinmiş. Canlarım. Canlarım.

Siz siz olun, sakın Yeşim Salkım'a karşı saygısızlık etmeyin. Takriben 1 haftadır insanların (Tatyana ve Kadir) iğrenç kişiliklerini aklıma getirmeyip nasıl yoluma devam edebileceğimi düşünüyorum; Yeşim Salkım'ın "Aslında bi' konuşsam..."lı cümleler kurduğunu hepimiz halihazırda bildiğimize göre, örnek alabileceğim tek insan da peki tabii ki Yeşim Salkım. "En sevdiğim müzisyen Yeşim Salkım" diye bir cümle de kurabilitem var, ama bu cümle üzerinde biraz daha düşünmek istiyorum.

İşbu sebeplerden mütevellit, 1 hafta boyunca Yeşim Salkım'dan "Nasıl desem, meğer seni bilen bilirmiş, bilmezdim; meğer senin değerlerin nasıl küçükmüş, öğrendim." isimli "Oh yeah, that's it baby" tadındaki şarkısını bütün ulusal radyo kanallarındaki canlı istek programlarında istemeye karar verdim.

Hayret edenlere de sevgilerimle...

Labels: ,

0 comments


Tuesday, April 6



"Yanma demezler yanan adama, yanıyorum ben de inadına."
Tuğba Ekinci

Saç, kafanın üstünde yer alan ve insana oldukça sıkıntı yaratabilecek potansiyele sahip bir kıl kümesidir. Bu kıl kümesiyle mutluluğun arasında bir ters orantı vardır: Yani kıl kümesi ne denli büyük olursa o denli canımız sıkılır, o denli mutsuz ve stresli oluruz; kısaca saçlarımız her daim kısa olmalıdır ve biz de çok mutlu, çok şahane insanlarmışcasına etrafta dolanmalıyız; hoşlandığımız insanlarla "Ahaha, bebeyimsin ya." rahatlığında konuşmalıyız.

Cilt doktorum benim dünyanın en stresli insanı olduğumu düşünüyor. Bunu yalnızca düşünmekle kalmayıp, bana, hem de benim gibi stresten arınmış bir insanın yüzüne söyledi. Kendisi bu kadar da patavatsız, bu kadar da yanlış davranışlar içinde. Sanki sigaranın içinde aslında çok yararlı bir şeyin varlığını keşfetmiş gibi, muhteşem bir heyecanla bana şu cümleyi söyledi; "Can'ım, bak ben buldum: Ya sen çok stres yapıyorsun, ya da cildindeki bu alerjiyi tetikleyen birtakım besinler var." Bu tarz cümleleri yalnızca dermatoloğum değil, aynı zamanda berberimin de kurması üzerine, ben de yoğun istek üzerine saçlarımı 13'e vurdurttum geçen hafta; evet, vurdurttum. Hayata artık çok daha asi, çok daha keyifli bir pencereden bakıyor, hiç yürümediğim yollardan yürüyor, evde bol bol "Nefret ettiğim, o egosu yüksek adamlar" kategorisinin şahsım tarafından en nefret edilen insanı olan Nick Cave'i dinliyorum.


Birçoğumuz öğrenciyiz ve hepimizin vizeleri var. Nitekim benim de bugün vizelerim başlıyor. Doktorumun ve berberimin iddialarının aksine o denli stressizim ki, sınav saatime 5-6 saat kala hala daha Anayasa Hukuku isimli dersimin, İstanbul Üniversitesi resmi fotokopi sponsoru olan Sahara Fotokopi ve Y. Mergen ortaklığında hazırlanan notlarının ilk sayfasını dahi okumuş değilim. Şayet stresliyseniz size biricik Can amcanız olarak birkaç şey önermek istiyorum:

Diyelim ki çok umutsuzsunuz. Erkek arkadaşınız sizi başka bir erkekle aldattı. Ya da kız arkadaşınıza en yakın kız arkadaşınız yavşamakta. Anneniz size trip atıyor. Babanız size vereceği harçlığı size vermeyip yerine kendine tam tamına üç paket sigara aldı. Gülben Ergen'i samimi bulmaya başladınız. Yolda en sevdiğiniz rock şarkıcısı yüzünüze dahi bakmadı. Hayata dair birtakım sorgulamalar içerisindesiniz. Huzursuzsunuz. Panik oldunuz. Haliyle çok telaş yaptınız; üstelik sınavınıza sayılı dakikalar kaldı.

Korkmayın!

Hemen mutfağa koşun ve masanın üzerinde gördüğünüz ilk besin maddesini midenize indirin. Sonra bir bardak (isteğe bağlı olarak bu sayı değişebilir) su için. Daha sonra da sınavlarınızı düşünmeye başlayın. 2 hafta süren sınav döneminizi ünlü bir şarkıcının turne dönemine benzetin. Yani siz şimdi Lady Gaga'sınız ve 2 haftalık bir Anadolu turnesine çıkıyorsunuz. İlk konseriniz Anayasa'da ve saat 09:30'da. Konserden çıkıyorsunuz, bir gün sonra bir sınavınız daha var. Olsun, öyle hemen üzülmeyin. Eve dönmek için bindiğiniz otobüsü bir turne otobüsü olarak düşünün. Otobüsün üstünde sizin çıplak fotoğraflarınızın olduğunu hayal edin. "Yeni video klibimi keşke turne öncesinde çekseydim." üzüntüsü sizin tek üzüntünüz olsun. Anayasa'daki konseriniz kötü geçerse şayet, hemen sözlerimi hatırlayın ve 4 saniye içinde kendinize gelin. "Anayasa'daki konserim pek de güzel geçmedi, ama olsun; bir gün sonra olan Makro'da çok daha eğleneceğim." yalanları üretin kendi kendinize.

Lütfen dünya güzellerim, lütfen. Telaş yapmayın. Can amcanız sizin hep yanınızda; sizin en büyük fanınız.

Labels: , ,

0 comments


geçmişimin kara lekeleri
April 2006
May 2006
June 2006
July 2006
August 2006
September 2006
October 2006
November 2006
December 2006
January 2007
February 2007
March 2007
April 2007
May 2007
June 2007
August 2007
September 2007
October 2007
November 2007
December 2007
January 2008
February 2008
March 2008
April 2008
May 2008
June 2008
July 2008
August 2008
September 2008
October 2008
November 2008
December 2008
January 2009
February 2009
March 2009
April 2009
May 2009
June 2009
July 2009
September 2009
October 2009
November 2009
December 2009
January 2010
February 2010
March 2010
April 2010
May 2010
June 2010
July 2010
August 2010
September 2010
October 2010
November 2010
December 2010
January 2011
February 2011
March 2011
April 2011
May 2011
June 2011
November 2011
December 2011
January 2012
March 2012