birkaç kötü site. nihaha. ayrıca da kendi biloğumu kendim yaparım. hahayt!
fak feysbuk
tambılır
blogg.se
vkontakte.ru
stumble
okuma sitesi
formspring
imdb
ekşi sözlük
twitter
ask.fm
good reads
deviantart
triancula single listesi
profil
last.fm
eksprensip
limonyak
boş zamanlarımda kendimi sevmiyor değilim.




Monday, March 31
arka planında "nilüfer" çalan bilmem kaçıncı yazı. zeynep casalini de söylesin, emir bey'ler de söylesin, müslüm gürses de söylesin, hatta ben de söyleyeyim, dördümüz düet yapalım, "grup olalım grup, şurup olalım şurup" bile olalım, klipler çekelim... "zamanın eli değdi bize, çoktan değişti herşey, aynı değiliz ikimizde" demiş murathan mungan, ki hiç sevmem geçmişle takıntısı olan insanları (hah, kıçımla gülüyorum tria'cım sana), hakikaten hiç haz etmem (neden yoksa sen zamanında çok mu takıldın böbeğim?) içimdeki ses, sus bak çarparım suratına. (tamam bebek kaçtım ben, mua) bugün gülesim yok. bugün devamlı değişesim ve değiştiklerimi özleyesim var. bundan 4 sene öncesine gittim, çok özlemedim, "ama yine de herşeye rağmen hani olur ya işte bazen şey..." oldum. evet hepsini oldum. melis danişmend (ki kendisi bir sonraki yazıda da yazı malzemem olmaya devam edicek gibi gözüküyor) gibi abuk bir cümle kurmuyorum ben. "değişşmeeeem bundan sonraaa" gibi kusmak istenilen bir cümle yaratmıyorum ben. sabah sabah, çatallı sesimle bir çilekeş türküsü çığıran bir çocuktum 4 sene önce. hatta servistekilerle orkestra bile kurmuştuk en hayaletinden... şimdi huzura erdim mesela. ama bu huzurun tgrt'nin nefret edilesi programıylan hiç alakası yok ("yanaklar traş işareti" kusmuğuyla beraber burası efendim) bilmiyorum ya. romantikleştim midir nedir anlamadım. sakinleştim, "olmuşsun sen" havaları mıdır, tamamdır budur mudur?dur artık bilemem. odamın havasını değiştirdim, ışık seçimlerini değiştirdim ondandır belki. artık klip çekilirken yönetmenlerin kullandığı hayvani spot ışıkları gibi yüzüme yüzüme ışık doğrultuyorum. uyanık tutuyor beni sanırım. öyle düşünmesi güzel en azından. bir "tam ortasındayım yolun, hayatın, suyun, otun, bokun" durumlarındayım şşş seyirci... mesela tam tamına 2 sene boyunca taktığım bilekliğimi makasımla bi güzel kestim ve o iğrenç bileklik (hayır tabii ki bu kokuyu sürmeyin, beni deli etmeyin kusunçluğunda bir kokusu yok onun, bıcı bıcısını olurdu o, beyaz oldu zaten aldığımda tazecik siyah bir delikanlıydı) masamın üzerinde örümcekimsi (ömürcek geldi aklıma yavrum bu yazıyı okuyorsan duy sesimi, senin bloga bende yazılmıyor kapito beybi?) bir ifadesi var ve ben yine de tüm kötülüğüne rağmen iki santim aşağıdaki çöp kutusuna onu atamadım, basketi yapamadım. fotoğrafta da zaten örümcekliğini belli ediyor... yaa bugün "tiridine bandım, bedavı mı sandın para verip aldım tria" böyle. pisliğim lan. expo izmir'e gitsin valla gitmezse o iğrenç bunalım tiğineyç çilekeş'ir gencine dönüşmem an meselesi... aklıma son bir şey daha geldi... "erol aaabiii, seeeees..." of ya ağlarım ulan ben bu cümleye. erol abi ses! lise 2 servisi. özledim lan hepinizi. buğra, mert, özge, rüyam, tuna, pelin, dilhan, şefkat, pınar ve hatta (00 pisdar) önder! evet yaşlar döküldü, evet zeynep casalini daha da damarıma bastı, dedi ki bana "başka yer, başka zaman, sensiz ömrüm olsun tria..." zeynep bunu bana bari sen yapma bebeğim...
.
olmadı tria, biz seni mutlu görmeye alıştık, yok sana 5 dakka 41 saniyelik melankolizm diyenlere gelsin...
tria'dan seçme yarılmacalar
.
~portishead çalarken bilgisayarda, aynı ritmde telefonumun sabah uyanma zilinin de çalmasıyla önceleri şarkıdandır dedim fakat şarkı bittikten sonra da ritmin devam etmesinden dolayı gerçeğin farkına vardım :) demek ki neymiş, machine gun çalarken aynı anda cep telefonun alarmını da ana ritme uyarlamak gerekirmiş, şartmış, farzmış, sünnetmiş :))
~geçen gün x sözlükte birinin yorumunu okuyordum ve çüş dedim ne salak yazmış tam eksiyi basıcakken bir baktım ki o salak benmişim! :)
~kadıköy'ün ortasında bundan 4-5 sene önce babamla konuşurken önüme bakmadığımdan koskoca levhaya başımın resmen girmesi, kalabalıkta rezil olmam, moda sahillerinde sesin yankılanması, kafamın anında şişmesi ve benim inatla hala gülebilmem :)
~ismi lazım değil, biriyle yürürken kafama bir anda top çarpması ve yanağımın uzun bir süre kıpkırmızı kalışı :)
~arkadaşımla yolda "koparken" benim fazla kopmamdan dolayı, yolda park halinde duran aracın göt kısmına arkadan bindirişim, arabanın alarmının çalması, ve arkadaşımın fazla gülmekten karın kaslarının çalışmayışı dolayısıyla kendini arabaların önüne fırlatması ve ölüm tehlikesi geçirmesi... :))
~ilkokulda 4.sınıfta ayfer hoca'yı sevdiğimden ötürü gözüne girebilmek için ingilizce kasmam hatta zaman zaman "bana da söz verin hocam" manasına geldiğini sandığım "excuse me" demem ve uzun bir müddet bunu dedikten sonra bir gün hocamın "tria'cım azmini takdir ediyorum ama doğrusu şu" demesi. hay allam ya. ama kadın en son kanserdi. kızamıyorum da ona. inşallah iyileşmiştir...
*buldum. ben nazan öncel'in son albümü gibiyim.

Labels: , , , , , ,

7 comments


Saturday, March 29
ilkokuldaydım. birinci sınıfın zırlamaları ve "ben annemi özledim, hem annemi hem babamı ben köyümü özledim" nidaları ve hatta naraları eşliğinde geçen ve battaniyenin görmemesi gereken bir yıldı. allahtan kendisi o dönemler bizim okulda değildi. aman allah. sonra günlerden bir gün biz yıldız öğrenme işlemine dahil oluyoruz. benim ilkokul öğretmenim de hakikaten şu kadar söyliyim, "benimki sizinkini döver!"dir, kadındır, eli maşalıdır, ama hayatımın ön safhalarında yapmış olduğum rezil işleri onun sayesinde yok ettim ya, hakkını ödeyemem, "hakkını verelim mi aşkın?" diyorum ara sıra aslında ama yok veremem, yapamam, olamaz. ama gene de canım benim. sema öğretmenim. canımsın sen benim. işte neyse. ben de o zamanlar sınıfın en bomba en manyak yeri olan pencere kenarı arka köşede oturuyorum. her daim mükemmeldir bu yerler ve o zamanlar da hayli ilginçti. dünün çocukları bugünün yetişkinleri, o sevimli bıdıklar yani lost'taki "diğerleri" yıldız yapmaya kasarken, ben başarısız olmanın verdiği umutsuzlukla, "olmadı yar, buraya kadar" resti çekmişken, bir de ne göriyim. yanı başımda, tam pencerenin altındaki duvarda, doğalgaz borusunun üstünde bir yıldız belirdi! evet bu bir heksagramdı! evet, tüm yıldızlar böyle olmalıydı! :) üstelik sema öğretmenin yaptığı o abuk şekilden çok daha basitti ve "ben bile yaptım"dı. akıllı bıdık, zihnisinir böcek, zeki patates triacan hemen "sağ eller havaya, pırlantalar buraya" hareketi yapıp, "hey garson" dercesine çok sevdiği sema'cığını çağırdı. artık onun gösterdiği zor şekillere kızmanın bir anlamı yoktu. sema'cım geldi, ben direk mükemmel bir hevesle ,"öğretmenim, öğretmenim, ben yapamıyordum, sonra şunu gördüm, yaptım" sema'cığım haklı olarak beni şöyle bir tepeden tırnağa süzdükten sonra istifini ve gülümsemesini bozmadan, "triacım, bunu sen mi kazıdın duvara?" dedi. ben de "hayır öğretmenim" dedim. "ne diyordu bu kadın, ne alakaydı, basit bir yıldızdı işte, neden herkes bu kadar kasıyordu ki, aman salla be abi..." tabii ben ne zaman o yıldızın hangi manaya geldiğini öğrendiğimi hatırlayamıyorum. :) ama komikti. ve nerden estiyse sabah sabah, dobra dobra anlatasım geldi. masum bir yavruyu, oy triam oy triam, yargısız infaz yapası gelirdi hangi hoca olsaydı. "sema öğretmeniiiim canım benim canım benim, kazık kadar oldum ama gene de karşına dikilemedim..." amma velakin bu anımı da ne annem bilir, ne babam bilir, ne de battaniyem bilir. şanslı siz! :)

Labels: , , ,

5 comments


Thursday, March 27
eller yıkanır. elin üstünde kırmızı bir ışık olması tercih edilir. yavaşça kameralara nah işareti çekilerek güzelcene saçları sol taraftan tutup muhteşem bir kibirli mutlulukla sağa doğru çekilir. hayır, bu bir siyasi simge hiç bir zaman değildir ve olmayacaktır, ironiktir, komiktir ve "aynada kendini görmelisin, ah sen cinayet sebebisin!" gibidirdir. saçlar yerine oturunca, matt-toko ve john çağrılır. kendileriyle daha dün çılgınlar gibi tepişip dans etmişimdir. olsundur. bize her gün bayramdır. toko da bir ses vardır, allah canımı alsın blonde redhead'imin gülü kazu'm kıskanır. ikisi de capon balığıdır. oy yavrular. dans başlar. onlar melankolik insanlardır. elektroniktir onların mutsuzlukları ve tapılasıdır. ama kimse tanımaz onları. herkes özenti der onlara. ben de şöyle derim hep bizim matt'e, "boşverin siz takılın abi". o bana "para para para tria" der bir napolyon edasında. haklıdır aslında.... neyse. dans başlamıştır. bizim 3 dakikada 3 paralık eğlencemiz hızlı başlamıştır. gülüşürüz, tepişiriz, "yüksek sosyete" mantısından tadarız. toko hanım kilo alacağını iddaa ederek hiç dokunmaz. sonra biz ona daha da feciisini yapıp çilekli pastayı getiririz mutfaktan. ama bizim sakar john mutfaktan getirene kadar yarısını yemekle kalmayıp, o 30 saniyelik yolda üstündeki mumları da nasıl olduysa düşürmüştür. ah john ah! (: ben diyorum bu adamı atın gruptan beni alın diye. matt keçidir. bana çekmiştir. ama mesela yemin etmiştir eğer john ayrılırsa "tria'cım sen aday adayımsın canımsın don't forget e mi beybi" der, ona ben bi güzel "eyvallah canımın matt'i" derim. gülüşürüz, eğleniriz falan. ne diyorduk? ha bizim capon balık toko'nun çilekli pastaya dayanamayışını diyorduk. evet dayanamadı şişko :) götürdü tek başına pastayı sonra bir de "aaaaaagghh" çığlıkları atmasın mı, en şahika'sından. sonra içkilerimizi yudumlarız. matt akustikten dem vurur. arada bir john da katılır. onun ses de iyidir. çok kıskanırım, çekemem onu ben. hele o toko'ma bakışları yok mu? kafasına balyozla giresim gelir. neyse. sonra bizim uykumuz gelir. sonra....... güzelsin, ah güzelsin be enon!

Labels: , , ,

4 comments


Monday, March 24
"hayır işte sadece huzur arayışlarıydı renklerim" demek istiyormuşum ben hep. cümlelerin ortasından dalıverişlerimin anlaşılamayışlarına durakta tek başımayken gülme ihtiyacını hissetmemmiş uzun cümle kurma merakım. ki ben de kısa cümleleri severdim bir zamanlar. derdi olanlar uzun cümleler kurarmış, saçlarını uzatırmış onlar. hayır bebek, biz senle iyiğiz. baksana, görsene, hissetsene. gülüyoruz. çocuksuluğumuzu seviyoruz. lodosumuza bakıp güneşleniyoruz evvela. yağmur bizi yıkasın diyoruz. ellerimizi açıyoruz ve sanki ilk defa yapıyormuşcasına bu hareketlere şaşırıyoruz. şaşırmasak da -mış gibi yapıyoruz. üstelik insanların aksine böyle davranmak çok zevkliymiş biliyor musun? evet biliyorsun. seni çocuk sananlara üstelik bu kez beraber de gülebiliyoruz. sen fark yaratmaya başlıyorsun çünkü artık. sonra 3 dakika sonra ben mesela eve dönüyorum. televizyonda ayça'yla dilek sumo güreşi yapıyorlar. biz yine gülmeye başlıyoruz ve üstelik ne dilek bizi görüyor ne de biz ayça'yı tanıyoruz. (: ben güvenmeye başlıyorum. bilinçaltında örümcekten adamları olan birinin kahvesini ısmarlamaya başlıyorum. düşünmüyorum. "eskiden düşünmüştüm de ne kadar benim olarak kalabildiler ki?" diyorum. koyver diyorum. aynadaki sevimli bıdığa gülüyorum. ardından "insan sevgisini hissettirsin, çözülür sonra sesler" diyorum kaset deşifre eden turuncu saçlı kıza. hayır o sen değilsin, seninkiler mavi biliyorum. sonra. yarın olmuş mesela. ben yine ellerimi açıyorum. "yeşillik bulaşsın gökdelenli başıma" diyorum. bekliyorum. biri egenin tuzunu getirip bırakıyor avuçlarıma. "benim hikayemi de dinle" bakışları ve "tadımda yaşanmışlık var bebek" seslenişleri avuçlarıma doluyor, taşıyor. yumurtam da vardı benim hiç sevmediğim üstelik o elimde. sevmeyip yine de yediklerim olmadı benim. ki erkekler genelde bunu yapar. istesem yiyebilirdim belki. ama yine de yememeyi seçtim. öylece kaldı. üstüne konulanlar çatlatmadı. belki de gizledi. huzurumdu belki o. belki dağılsa kalıcı olabilirdi ama ben sadece şimdiyi yaşıyorum ya. insanlara "oy oy ne diyem ne diyem carpe diyem" diyorum ya. bir anlık istek olsun dedim. elleşmedim. kalleşmedim. bulaşmadım. iyi ben (: evet zararım kendime...

Labels: , , , ,

7 comments


Saturday, March 22
yavrum benim. bir insan nasıl bu kadar sevimli ve şebelek ve çokcana da "oyyy" olabilir? oluyor işte. göztepe'nin paparazzi ışıklarından farksız trafik aydınlığında "uçuyoruz ne güzel kamikaze" dizelerini anımsatan pilot şapkasıyla yüzüme bakıp şebelek ve oy oy modunda gülümseyen insan evladı (: ne tatlı şeysin sen öyle. canım benim. çok sevimli olduğunu söylemiş miydim ? (: annem annem. (: efendim ne diyorduk? biz bugün cansu, mine, can, hamdi, faruk ve fatih olarak toplandık (: isim ezberleme özürlü oluşumdan mütevellit cansu'ya 12 kez mine, mine'ye 15 kez cansu dedim (: hamdi-faruk-fatih üçgenini anlatmıyorum. bir an hobaley eşliğinde bana "höst" demesini ve "hey dostum derdin ne?" demesini bekliyordum ama kendisi oldukça feyırpıleyci biriymiş. mutlu oldum onu tanıdığıma. oldukça aklı başındaydı. ve baya da muhabbet insanıydı. harbi hayran ve ayran kaldım :) hatta bi ara biz faruk'la oturup o kadar çok konuştuk ki bir an cansu'yla buluşma sebebimizi unuttuk. zaten topu topu 2 dakka konuşabildik annemle ciddi ciddi (: "anneyle oğul arasında olur böyle şeyler" dedik, ben ona hediyeler verdim. bir adet tria production imzalı "sis ve gece" vcd'si, bir adet üstünde "tria hatırası" ve bol bol gülücük olan fb topu, ve bir adet de herkese beleş dağıtılmayan tria can imzalı "cam kırıkları" kitabı (: o da benim yanağımdan bir makas aldı, "iyi ki de doğurmuşum lan seni" dedi (: yemin ediyorum, cansu gibi sevimli bir insan tanımıyorum kardeşim. iyi ki de aramız limonileşmiş de bugünkü buluşma olmuş. fatih'in nasihatlari, kejjjjman golü çakamayınca mine'nin asisti ve faruk'un golüyle yere düşen nargile (: sonra amcamızın bize "bunlar da şirketten canlar" hediyesi çayları, benim sokakta yürüyemeyişim ve mine'nin verdiği komutlar eşliğinde hareket edişlerim, bılogır dedikoduları (: , faruk'la mine'nin laf sokma yarışı, bu duruma üzülen tria'nın "idare edemem anne, ühüüü" diye ağlaması (: benim yanlışlıkla cansu'nun hain oyunlarına gelip faruk'un kızmaları. ama final de süperdi. benim bu ikisini şappur şuppur öpüşüm ve aceleden minibüse şakkadanak dalışım (: yarıldım ya hala gülüyorum. (: güzeldi be canlar. çok süperdi bu akşam. allahtan alex golü çaktı da ikinci yarı keyfimiz iyice yerine geldi. gerçi bize ne alakaysa. 3 büyükler toplantısı gibiydik daha çok. bol bol kejman mı, semih mi dedik ve kejman'ın daha kazma olduğuna kanaat getirdik (: yalnız herşeyi bırakalım da, cansu'nun futbol bilgisine hayran kaldım. allahım. annem olduğu için demiyorum ama hakkaten süperdi ya. hani kassa serdar kulbilge'nin önceden bursaspor'dan geldiğini de bilicekti (: sonuç olarak, mine candır, faruk'la iyi ki de tanışmışızdır. yavrular, süpersiniz (: not: bu yazıyı en güzel cansu yazardı, ahah, tria yazdı, sıçtı batırdı. olsun. cansınız lan siz. seviyorum sizi. sevdim sizi. acanım. baş baş (:

Labels: , ,

16 comments


Thursday, March 20
bir zamanlar salih kalyon ve tolga çevik adında gülmeyi seven iki tane insan varmış. bu ikisi hiçbir şekilde birbirlerine tanımazken bir anda gülmüşler, eğlenmişler hatta sonra bir dükkan açmayı uygun görmüşler. napalım, biz kendimiz birşeyler yaratalım, gülelim, eğlenelim, konuşalım, paylaşalım demişler. dediklerini de yapmışlar, baya da başarılı olmuşlar.
sonra o kadar ses getirmişler ki, "bu işi büyütün siz" demiş birileri sonra ikisi de kabul etmişler. daha sonra zaman içinde kopukluklar meydana gelmiş. tolga çevik'in hareketlerine bir türlü anlam veremeyen salih kalyon sitemkar bir kızgınlıkla dükkandan ayrılmak istediğini söylemiş tolga çevik'e. tolga çevik de bir anda olup biten herşeyi "büyüğümsün, saygı duyarım" eşliğinde kabul etmiş ve güzel hatıraların anısına sahip çıkarak güzel bir veda mesajı yazmış. "her şey gönlünce olsun, yolun açık olsun salih abi" demiş ve bu iki sevimli insanın yolları ayrılmıştır.
saliha ablacım, ekliyeceğim 1-2 şey daha var. hayatıma girip bana neşe ve sevgi saçtığın ve paylaştığımız her türlü güzel şey için sonsuz teşekkür ederim. iyi ki de seni tanımışım. bundan sonra hep gül, hep mutlu ol tamam mı acanım, kendine çok ama çok iyi bak, sen gerçekten üzülmemesi gereken bir insansın bunu da unutma. hadi kal sağlıcakla. baş baş.

Labels:

5 comments


Tuesday, March 18
böyle ben bir mutluyum ki "allah ayırmasın sevenleri" modum inatla top 3'ümden inmiyor. ya mutluyum, ya vurdumduymazım, ya da yaramazım. çok ilginç. harbi öyle. durduk yerde, evde, arabada, işte, her yerde "hobaley, darida, laylay" şarkımı söyleyesim var. sözleri thom yorke'a, bestesi ise bana ait. düzenlemeyi de artık erol temizel'in mikser'dan farksız ellerine bırakıyorum. klip çekimlerimi gürcan keltek yapsın. müzik şirketim de emre aydın gibi şöyle ortaya karışık sony bmg / grgdn ortak yapımı olsun. ya da mirkelam gibi pasaj / dmc karışımı da olabilir. her türlü karışıma ve cıvıklığa açığım. hatta radyocu arkadaşlarımı da dökeyim ortaya, top 40'larda bol bol gezineyim. nasıl 2 dakkada havaya girdim. bu girizgahlarım bir gün beni zengin edecek! konuya girelim artık. akşamüstü bizim yakada deprem etkisi yaratan süper bir şimşek düştü ve eminim ses taaa tuzla'dan duyulmuştur (söz sende skull) ama ne sesti öyle. allahtan dışarda değildim çünkü yine kalleş yağmur üzerime üzerime gökdelen misali yağsaydı hakikaten kendisiyle bozuşucaktım. yağmuru çok severim. ona hep "geri vericek buharlaşan sevgimizi" diyenlerdenim. msn'de yağmurlagelen'e inatla "yaaa" derken "ğğğğmuurr" diye devam ederim. ayrıca o da delidir ve çok da severim kendisini. falan da filan. allahtan geçen gün dayımın yeşil mi yeşil güzel mi güzel yağmurluğunu anneannem koşarak getirdi tam apartmandan çıkarken de sadece ayakkabılarım ıslandı. canım ananem. sırtımdan bir dakka olsun ayrılmayan gri çantam ve üstünde yeşil yağmurluğum. eğer hayati önemler taşıyan kitapçıklar barındıyorsanız o güzelim çantada eminim siz de benim gibi "hem kıro, hem de para bende" gibi oldukça medeni karpuz şeklinde dolaşabilirsiniz. "şaşırma evladım" diyorum hatta ve beyaz'ı kıskandırarak ve midemi tiskindirerek -r'leri vurguluyorum. biri yemek yapsın, karnım aç! mesela eve erkenden dönerken radyoda çok güzel şarkılar dinlemiştim ve üstelik o zaman da açtım. fatih erkoç abim ordan rock-jazz'ımsı "hani sevenler nerde?"yi söylüyordu. ben de şöyle bir romantikleşip "harbi abi nerdeler kalleşler"dedim. aslında onlar hep elimin altındaydılar ama sanırım ben fazla yetiyordum kendime. dolup taşıyordum. ihtiyaç meselesi olduğuna kanaat getirdim. işte bu yüzden açlığım kuliste makyaj yapıyordu. yoksa açlık hep aynıydı. günde minimum 1.5 hatta zaman zaman 2 ekmek yiyerek nasıl kilo verebilir bir insan, gerçekten kendimi türk doktorlarına emanet etmek istiyorum. not : minolta fotoğraf makinesi, sen neymişsin be abi? yukardaki resmimin güzelliğine bak, atmosfere bak, tam o sırada tria-razzi'ye yakalanan kuşun enfesliğine bak..."hmmm, minolta harikasın!"

Labels: , , , ,

7 comments


Monday, March 17
ve ben bugün bir kez daha anladım ki, ne varsa avrupa sinemasında var. tamam uzakdoğulu "hayt-huyt amcalar" da aslında 3-5 senedir bir hayli iyi niyetli sanat filmleri yapmaktalar "amma velakin cümbür cemaatin", yine de avrupalılar bir adım önde. "macera dolu amerika" sadece 11 eylül gibi bir malzemeden ballandıra ballandıra daha şimiden 15 küsür film çekmişken, bizim "şu çılgın türkler" de artık bir şeyler yapmalı. her yıl düzenli olarak çekilen (katyn, münich, der counterfeiters) "yahudi vs. nazi"den gına geldi, amerika bol bol 11 eylül sömürüsü yaptı ve hatta en son "rendition"la bunun alasını gerçeğe dönüştürdü ve beni dünya güzelleri reeser witherspoon- jake gyllenhaal- meryl streep- alan arkin 4'lüsünden bile tiksindirdiler... sağolsunlar. kazakistan bile mongol gibi sıkıcı olsa bile buram buram asya kokan "bir cengiz kaan filmi" yaptı ama bizimkiler hala "çılgın beşli" ve "recep plajda" filmlerini çekiyorlar mesela. gerçi çok iyi olanlar da var. semih kaplanoğlu, zeki demirkubuz, reha erdem ve derviş zaim'in filmlerinin her biri mükemmel ötesi... avrupa'ya bakalım. ispanyol alejandro amenabar "agora" isimli merakla beklenilen son filmini çekiyor. "the others"ın sonunu, "open your eyes"ının bütününü beğenmeyen kimseye rastlamanın inatla imkansız olduğunu düşünüyorum ben hala. "the sea inside"ına ise hiç bulaşamıyorum, duygu sömürüsü olabilecek bir konuyu ustalıkla anlatışı bile bir hayli "vaay abim benim"lik. kendisinin ilk filmi "tesis"e de an itibariyle bayılmış olsam da, filmdeki had safhadaki gerilimle yetinmeyerek, filme "keşke sonları korku değil de biraz daha gerilim dozu yüksek olsaymış, keşke ilk yarıdaki psikolojik yanını devam ettirseymiş " diyerek sitemkar cümleler kurmuştum ki sonra öpüp başımın üstüne koymaya karar verdim. allah aşkına hangi filmde volkmen'inde klasik müzik çalan kadınla, yine volkmen'inde rock müzik çalan bir erkeğin gerilimli bakışı ve bakış açısı farklılığı muhteşem bir yönetmen ustalığıyla aktarılır? hangi filmde "snuff" gibi bıçak sırtı bir konu, hiçbir kan ya da vahşi görüntüler (ses demiyorum :p) kullanılmadan oldukça insani bir şekilde izleyiciye sağlam bir psikolojiyle aktarılır? üstelik "tesis" bu alejandro amenabar kişisinin ilk filmiydi, üstelik bu "tesis" 96'da çekildiğinde adam henüz 24'ündeydi...

Labels: ,

11 comments


Saturday, March 15
saçlarımla uğraşmaya aslen lisede başladım. şöyle ki, saçlarım almış başlarını tee çin'e doğru gitmeye yakınken ortaokul sonlarında, ben bu gidişe "hey dostum nereye?" bakışları attım ve hepsi de sağolsun bana hükmetmeye karar verdiler. lise hazırlıkta yaşadığım değişim yalnızca iç organlarımın genişlemesinden ibaret değildi, saçlarımda da belirgin bir asker havası vardı. artık saçlarım en fazla 3 santimdi. ve bir çok da tepki almıştım körpecikkene. ve bol bol çaktırdığım gibi en çok da o nerdeyse 0 numara olan saçlarımı seviyordum. sonra lise 1 oldu. çoğalan tepkilere tepki olarak saçlarım kendiliğinden uzadı, inanın ki ben gıkımı çıkarmadım. bunlara ben sonra jöle sürdüm. artık her gün okuldan sonra duş yapıyordum, cildim krizler geçiriyor, saçlarım her duştan sonra bir avuç dökülmeye devam ediyor ve ben yine de o jöle zıkkımını sürmeye devam ediyordum. saçlarım da şekle girse bari! fakat kafamın tepesi atmıyordu, artmıyordu da. direk azalıyordu. lise 2'de mesela saçlarımı biraz daha kısaltmaya başlamıştım. eskisi gibi jöle de sürmüyordum. hayır bu bir bağımlılık değildi ve zaman zaman jöle süresim gelmiyordu ya da "kademe kademe olayı" da değildi. ama yine de sprey sürmek bana çok da normal gibi geliyordu, haliyle sürüyordum. hem çok daha pratikti hem de çok daha zevkli. elimi yıkama işkencem günde sadece 1 dakikadan ibaretti. sonra lise son oldu. evet ben 4 yıl okudum liseyi. sonra lise sonda "sabah kalktım yüzümü yıkamadım geldim okula bak saçımı bile düzeltmedim" gençliğine ayak uydurmuştum. hiçbir önemi yoktu benim için saçların. hiçbirşeyi önemsememe dönemlerimin bir simgesiydi saçlarım. sonra lise bitti, benim saçlar her gün değişikliğe uğradı. mesela bir dönem saçlarım şok geçiriyordu, bir dönem ıslatıp öne doğru ince ince ayırıyordum (anlatılmaz, yaşanır) ve yakın bir döneme kadar "kısa ama sevimli" bir saç stili olarak da öne doğru tarayıp ordan burdan değişik şekiller veriyordum. dün bugündür de dağları aşıp, kendimi yırtıp, elimde makas dümdüz bir şekil vermeye çalışıyorum. saç önce sağa taranır, önden fışkıranlar makasla düzeltilir, arkalar "ben süperim" havasında, yanlarım askeri hizada, orta kısımlar da "bir sağa bir sola" yönünde oldukça mükemmel, oldukça olağanüstü bir formdadır. bu stil bakın daha uzun ömürlü, kendisine 2 ay zaman tanıyorum! yemin ederim 2 ay boyunca sıkılırsam gelin benimle sohbet edin! kafam değil, aklım güzel. havalar güzel, saçım güzel, dünya güzel, çiçekler güzel...

Labels: , , ,

9 comments


Wednesday, March 12
emir bey'lerin cumartesi'sini, nilüfer'ini dinleyip ayılıp bayıldım birkaç gün önce. o nasıl bir yorumdur. müzik enfes, emir bey'in sesi enfes. komple komple komple enfes. kendimi bir an herhangi bir sofranın ortasında buldum. hayır karnım aç değildi bu kez. yani ilk kez. öyle rakı makı da yoktu. olmasındı zaten. last.fm'de tebrikler edildi, başarılar dilendi. sonra köşeme geçtim. köşemde "köşe yastıkları" yoktu artık benim. ama bu mutlu olmaya bir engel mi teşkil ediyordu? katiyen! müzik açıldı. "sezen söylüyordu". önce karışıklık oldu. "kader böyleymiş" dedi sezen. "hayır bunu şarkının sonunda söylüyorsun sezen!" dedim. sonra uzay'ın ölümü geldi aklıma. hangimiz üzülmemiştik gencecik bir insanın bir hiç uğruna ölmesine? saçı da uzun değildi üstelik. gençti, başarılıydı. komik kadın demet akbağ'a bile artık üzülecek, ağlayacak ve aklından çıkamayacak bir anı bırakıp gitmişti. sezen neden üzülmesindi, dağılmasındı, şarkıda karışıklık yapmasındı? sezen toparlandı. şöyle biraz ayağa kalktı, minik vantilatörünü çalıştırdı, dudaklarını büktü ve "gece inerken söner perde perde gururun rengi" diyerek lafa başladı. "ağlıyordum gülerken". gözüme içinde çakıl taşlarının olduğu cam kürenin tozu kaçmıştı. üstelik yanımda beni dudaklarımdan öpebilecek kimse de yoktu. yanlış zaman tozlarıydı bunlar... sonra alaturka başladı. yıldız'ın sesini duydum. ışığın doğudan gümbür gümbür yükseldiği zamanlardı bunlar. tüm geri ve ileri sesler kuvvetliydi. ama onun sesi daha farklıydı. pişmanlığını anlatmaya çalışan üzgün bir sesti onunki. tüm sesleri bastırmış, sezen'ine, "beni affet" diyordu sanki. ihanet'i çekmiş ve iyi bilen birinden, ihanet'inin kabullenişini diliyordu. o bağırdıkça sezen geri çekiliyordu, ici acıyordu büsbütün. tuhaf oldum. sanki koca bir hikaye anlatıyordu şarkı bana. yıldız üzgündü ve büyüyü bozmamak için son ses dua ediyordu avaz avaz. sezense olgundu o gece. sazların çalmasını yıldız nasıl sesini duyurmak için istiyorsa, sezen de unutmak için istiyordu. uzay'ı ve onu iyi hatırlamak istiyordu. onun sadece gökte yıldızları vardı artık. ruhu alaturkaydı. kabulleniyordu yavaş yavaş ölümleri, ihanetleri. yakın bir zaman sonra yine bir acı yaşayacağını çok iyi sezer gibi... benim de ruh halim alaturka'ydı. emir bey'lerin öyle bir amaçları da yoktu ama bana olanlar olmuştu bir kere. acı da vardı, mutluluk da, tiroksin de...

Labels: , , ,

14 comments


Monday, March 10
haydi şurdan başlayalım. evvela nasıl bir insanımdır. ne? evet insanı en iyi kendisinin anlattığını düşünürüm :) psikolojide mesela bunu eleştirirler ama ben sapına kadar destekliyorum. hayır psikolojiye karşıyım, kendisini okumuyorum. en sevdiğim yazar john steinbeck'tir, kankam olur kendisi ve tüm romanlarına taparım, hatta yıllardır keşfedilmeyi bekleyen bir romanı çıksa direk dünyamı satar alırım okurum onu. lost'taki sawyer'ın "of mice and men"i okumasını güzel bir ayrıntı olarak bulurum. en sevdiğim insan konusunda hayatımda 3 kişi büyük bir yarış halindedir. anneme ara sıra "var yaaa kızııııım" derim bir şahika koçarslanlı edasında. kendisiyle uğraşmak en büyük hobimdir. ben onun aslında babası rolündeyimdir ve her türlü moral düzeltme işlemini onun bana uygulaması gerekirken "çok geçirmiş, çok göçürmüş" kişi olarak ben ona uygularım. babama mesela sık sık "oy yavrum iyi ki doğurmuşum lan seni" derim. hem de harfi harfiye. kendisi de bana sık sık "hadi ordan sıpa, gel buraya" der ve biz boğuşmaya başlarızdır. evet arkadaş gibiyizdir. kendisinin sevgilisiyle arasının iyi olması (ki şu anda değil) benim mutluluğumdan çok daha önemlidir. bir de meraklıdır ki sormayın, illa öğrenir aklındakini. mesela bu satırları okuduğuna eminimdir. kendisinin aslında mit ajanı olduğuna dair ciddi şüpheler taşımaktayımdır :) diğer aday ise herkesin yakından tanıyamadığı gibi battaniyemdir. ona sık sık "şöyle yap, gül haydi hop hop" derim sanki çok akıllıymışım gibi. oysaki kendisi bana her yönden bin basmakla kalmaz, "mükemmel bir insan nasıl olur?" sorusunun da canlı kanlı yaşayan örneğidir. çok severim onu ben. ayrıca çok da güzeldir kendileri. her dakka ham yapasım gelir. oy yavrum yaaa. sonra benim iki de kuzenim vardır. aslında daha çok vardır ama ikisi belirli standartları geçebilmiştir. büyük olanıyla "ayrılsak da beraberiz" tadındayızdır, ilk ve tek kavgamızı geçen yaz etmiş olmamıza rağmen "biz ayrılamayız"dır. "allah ayırmasın sevenleri"dir. beraber büyüyüp de şu an hala hayatımda olan nadir yaşıtlarımdandır. hatta belki de tektir. kendisi candır. kardeşimdir. küçük olanı ise mesela sık sık "hayatım boyunca..."der ve bizi ailecek yarar, öldürür. kendisi henüz sadece 13 yıldır yaşamaktadır. ailem tıpki öteki yanda babamın bana sıpa demesi gibi, onlar da sık sık bana "sıpa" der. oysa mesela yaşı daha büyük olan kuzenim benden daha çok sıpalık yapmaktadır ama mesela onun adı "muzur"dur. gülünce mükemmel biri olurum, ara sıra gülme efektinin devamlılığı için nip/tuck'tan kankam christian troy'a muayene olmak isterim. tip olaraksa burnu havada biri ve sinir bir tip gibi gözükürüm ve bu yüzden daha çok mona liza gülüşü yapmaya çalışırım. ara sıra mona liza evrim geçirip tekrar "burhan liza" da olabilir tabii :) genelde kimseyle göz göze gelmemeye çalışırım ve sıcak günlerde lenslerimi takmayıp "sevmediğim biriyle karşılaşma zahmeti"nden otomatik olarak kurtulurum. bu muhteşem kibir ara sıra gülmekten öldürür beni. :) allahtan içimde 07/24 bir fırın vardır, çok sıcak kalpli oluşumdan mütevellit, durumu kurtarırım. herkese kapım açıktır. şöyle ki, eskiden tuhaf karşıladığım insanlarla aslında çok da farklı olmadığımızı birbirimizden (hayko cepkin felsefesi gibi oldu biraz) anlayınca saçma komplekslerimi camdan dışarı fırlatıp son 6 aydır falan öyle yaşam sürdürüyorumdur. mesela hayatımda beni çok sevdiğini düşündüğüm ve yalnızca 2-3 gün boyunca fiziksel ve görsel iletişimde bulunmama rağmen yaklaşık 6 aydır falan "beni en çok arayan, hatrımı soran kişi" ödülünü kazanmış bir kız tanıyorumdur. ona çok yardımım dokunmuştur, allah başısının üstünden beni kovmasındır. kendisi aslen kırklareli'nde yaşamaktadır. hayır kırklareli'ne bir uğramışlığım yoktur. ya da hiç tanımasam da ve huyu suyu uzak olsa da aslında tanıyıp "çok sağlam bir çocuk lan bu" dediğim bir arkadaşım daha vardır ki kendisi benim kötü gün dostum olmuştur. harbi herkese bin basardır. canımdır o benim. hande fan club'tır :) sonra mesela ben hiç de kıskanç bir herif de değilimdir. şöyle ki, çok konuşurum, az biraz melankoliğimdir, kimseyi kıskanmam herkes tekil olarak hayatımdadır aslen. çok gülerim, sakarlıkta üstüme hiçbir canlıyı tanımam. acıyı iç bölgeye geçirmeyenimdir ve çok sorgulayan insanları sevmesem de yanlarımda sırf onlardan bulundururum, her türlü deliliğe açık, bilhassa manik depresif, şizofren ve bunalım gençliğini tercih eder ve onların baş dostu bir kişiyimdir. hayatı inanılmaz çok severim ve mutlu olmanın çok içmekten veya kanı beyaza dönüştürmekten çok daha ötede olduğunun bilincindeyimdir, inatçıyımdır, kibirliyimdir, pisliğimdir. ama iyi biriyimdir lan ben. harbi bak, cidden söylüyorum (kibariye dobralığında) allah canımı alsındır. bir de şu sıra pek bir popüler esra erol kişisi gibi devamlı durduk yerde "hobaley hobaley" edasında hoppidileşmeye, parmakları şıklatıp göğsü öne arkaya "allah allah" edasında sallamayı severimdir. "bana ne ulan" deyip yaptıklarımla da gurur duyarımdır. çünkü ben çok pis mutluyumdur, mutluyumdur, mutluyumdur.

Labels: , , , ,

10 comments


Saturday, March 8
dışarda karlar vardı. istanbul hala soğuk, hala olağanca esrarlıydı. bense boğazımın ağrısını unutabilmek adına kendimle yürüyüşe çıkmıştım. simit yemiştim ve her zamanki gibi yanında çay da içmiştim. sonra hiçbir kimsenin elime su veya bilumum sıvıyı dökemeyeceğini anlayıp, kalbimdeki çayla yetinmiştim. bu aralar çok ihmal ediyordu beni gerçi. "kulakları çekilmeli, kafası ısırılmalı" demiştim. "mevsimden olsa gerek" diyerek de evime dönmeye karar vermiştim. evim uzaktı. yolda mutlaka hasta olurdum. çocukluğumdan beri üstüm hep açıktı zaten. bazen battaniye bile yetemiyordu bana. nitekim dün gece de bunlardan biriydi. boğazım gerçekten ana- baba günüydü. bir hararet, bir fenalık... eve ulaştım. apartmanın kapısını açtım. her yerim donmuştu. o sırada melisa aşağı geliyordu. melisa hep başkaydı benim için. ama işte oğlum murat'ın annesi bildiği insandı sonuçta. onu murat için sevdiğimi düşünebilirdi. dahası orhan vardı, orhan bana silahını doğrultup tehditler yağdırabilirdi. işim gücüm yok bir de onun zayıf karakterini hayatımın baş sıkıntısı haline getirebilirdim. ben görmemiş gibi yapsam da melisa beni gördü. o kocaman hafif yaşarmış gözleri ve kısık sesiyle, "merhaba" dedi. biliyor musun, o an içim eridi. içtiğim çay bile beni bu kadar ısıtmamıştı. elinde fırçalarla inmişti. "hayrola melisa nereye dedim bu soğukta?" tabii gülerek. olağanca sıcaklıkla. içimden "çok ince giyinmişsin, dur montumu vereyim sana" demek istiyordum mesela, onun dudaklarına küçük bir öpücük kondurmak istiyordum. gülmemeliydi, aklıma bu denli dört nala dizginlenen hisleri getirtmemeliydi bana. olmadı. melisa "atölyeye" dedi. beraber atölyeye gittik sonra. dayanamamıştım. konuştuk. güldük. ben her zamanki çocuklu acelemle telaş yaptım. o da bana "bu haline bayılıyorum tria" dedi. "utandırma melisa beni" dedim. elini yanağına koydu. beni inceledi, bıcır bıcır güldü. "işte" dedim içimden. "seni seviyorum melisa" dedim. ama o benden daha cesaretli çıkmıştı. bunca zaman sonra, "seni seviyorum tria" diyebilmişti. bunu binlerce kez sessiz söyleştiğimize emindim. ama bu kez duydum onu. duydum melisa'mı... ben de seni bebeğim, ben de seni...

Labels: , , , , , ,

9 comments


Tuesday, March 4
insanlar değişir. insanlar gelişir. insanlar delirir. insanlar silinir. mesela ben. mesela hande. son 2 yıldır evrimsel gelişimler, değişimler, yok artık'lık tepkiler baloncuk gibi kafamda şişmiş göz kapaklarım hakkında dedikodu yaparken ve güneşin sarılığına boyun eğmeyen kızıl midem, simit çay ve vapur bermuda şeytan 333geninin tadını çıkarırken bir şarkı çalmıştı kulaklarımda. alnına güneş çizen, yorumlar yapamayan bir kadını anlatıyordu yine aynı zamanda bir kadın. meğersem bizim "eller havaya, ayaklar önce sağa, sonra sola" hande gitmiş erol temizel isimli güzide insana, beraber söz yazmışlar, synth'leri şarkı formatına sokmuşlar bir de güzel albüm çıkarmışlar. ben de tam o sırada hey çocuk'u dinlemekteydim mesela. kulağıma birileri adımı söylemişcesine bir mutluluk, bir çocuksuluk kaplamıştı 45 numaraya doğru emin , cesur ve güzel bir halde koşan ayakkabılarımı. kendimden uzaklaşmıştım. vedalaşmıştım eski "hiçbir şey hakkında her şey" halimden. kapılmıştım rüzgarına hande'nin yaydığı boşlukla. tamam hande sadece itici ve iletici görevini taşıyordu ama soldan soldan da fena rüzgarlıydı o mevsim istanbul. insanlar geldi, geçti. bulutlar açtı kapandı, ben de bir kibir, bir delilik, bir fenalık aldı başını götürdü. şaka gibiydi hayat. tabutlar, ölümler, kaybedişler, bitişler, küsüşler ve de bir yandan da "yanyanyanyan" diyen, sokağın ortasında sevdiği insandan aldığı hediyeyi mecidiyeköy-ataşehir otobüsünden geçenlere gösteren bir insana dönüşmüştüm. hırpalamıştım ve harcamıştım kişileri ve olayları. geriye bütün olarak kalmanın manasızlığını keşfetmiş ve yanmıştım, sönmüştüm, dağılmıştım ve bu kez çok daha etkiliydim kendimden. hande değişmişti, müzik piyasasının yüzüne "ne dedin sen?" tokatları indirmişti ve benim de ağız bölgemi pislemişti. zeki ben, ağzımı dezenfekte etmiştim, çünkü basitliğin gökyüzüne değdiği noktada doğabilmiştim. değişmiştim. delirmiştim. çünkü bu kez kendimden "tüm iyi şeyler kayıt dışı kalacak tria" sözünü alabilmiştim. yolun bi yerinden devam edebilmiştim, lekelenmeden!

Labels: , ,

13 comments


Sunday, March 2

Saat sabahın bilmem kaçı. daha sabah bile olmamış olabilir, çok da umrumda ya bu yıl. her gün aynı, her gün bayram, her gün "nasılsa" , her gün "sallaa". istanbul'dayım. karşıya geçmem gerek yine yeni yeniden. rüyalarımda bile bu denli büyük bi kabus göremiyorum, görsem reytingler dibe vurur, reklam gelirleri düşer, tüm rüya dizilerim yayından kaldırılır, senaristler grev yapar, emmy ödülleri iptal olur. allahtan artık film tadında rüyalar görüyorum. başı, sonu, karakter analizleri. işin komiği mekan seçimleri bile biçok filme taş çıkartır. var bi yetenek de anca çene, anca çene. icraat? "e o da olucak abisi"



ne diyodum. bikaç zaman önce, her zamanki gibi karşıya geçiyorum. daha doğrusu elbette geçemiyorum, o beni geçiyor. yetişmem gereken bi yer var ve yaklaşık bir saatim kalmış. o kadar vahim bi durum ki, karşıya geçmek için artık en az 2 saati gözden çıkarmam gerek. hayatıma bak. klişe ve bilumum -şe'li tabirlerle "hayatım yalan ulaaan"



dolmuşa biniyorum, sonuncu, 8.kişi gelmemekte diretiyor. arkamda yavruların yavrusu, o meşhur çiko'nun remixli tombik versiyonu, minik bir şişko, öbür yanda dede, aralarında şişkonun annesi, tam arkamda da entel bi kadın. yanıma gelince oldukça öğretmen profili çizen resmi ve saygılı bir kadın daha. önde de kendi halinde bi genç var, hani şu dünyadan bihaber gillerden. şoförümüz pek bi tatlı. diyorum kesin bu şimdi beni tam zamanında yetiştirir, yapar bi kıyak, çok bi saygılı, çok bi konuşkan. tabi sonradan aptal öküz kıro şofer amcam, zeki patates, hain domdom, dolmuşumun şoförü, sağolsun 30 dakka geciktirdi. bi de iyilik yapıcam diye gitti yağmur çiselerken, üsküdar'a götürdü bizi. sağolsun hayatımda bi üsküdar'a yağmur yağarken yolum düşmemişti, o da oldu, oldu oldu bal gibi oldu hatta, resmen üsküdar turu yaptırdı bize. kapitol, altunizade, hatta abartalım biraz da, koşuyolu falan... bi de hani trafik de o gün olsa valla gıkımı çıkarmicam. köprü köprü olalı o denli hafif ve yağlarından kurtulmuş, tam formunda, fıstık gibi olmamıştı. ama bunu ben tabi 30 dakka gecikmeyle keşfedebildim.



şişko? yolda bizim arkadaki şişko da elbette rahat durmadı. herkes konuştu, dede oyunlar oynadı, yanımdaki öğretmen bayan "ısırırım seni", entel hatun "canım" dedi. ama hiçbiri benim kadar sevgisini "yollarına gül döker" gibi dökemedi. ben ki çocukları çok sevip, onlarla rekabet etmeye bayılan insan, naptım?? tam bir feyırplay böceği olarak gittim, canımdan çok sevdiğim Olips'imi çocuğa uzattım. Bu ne demektir?? bilmeyenlere hemen aktaralım, ben elimdeki olips'imi, üstelik mentollü olipsimi uzatmışsam birine, bu şu demektir. "ilelebet kardeşiz kankamsın sen benim" hayır ölümüne değil, ilelebet. amaaa. ayı, şişko, dombili naptı?? hüngür hüngür ağladı, annesi nerdeyse dövücekti beni "naptın sen tria, bi git çocum, dön önüne" bakışları attı. hayır be! olmadı öle bişey. asparagas güzelim asparagas. kadın da bi tatlı çıktı sormayın, rakibimi, şişko parçasını bi güzel azarladı. "bak abi sana senin için şeker veriyo, sen ağlıyosun, hiç yakıştı mı mertcan!!"



mertcan. bittin olum benim için. yok o artık aramızdaki feyırpıley. dombilisin. şişkosun. ayısın. rakibimsin.

Labels: , ,

8 comments


geçmişimin kara lekeleri
April 2006
May 2006
June 2006
July 2006
August 2006
September 2006
October 2006
November 2006
December 2006
January 2007
February 2007
March 2007
April 2007
May 2007
June 2007
August 2007
September 2007
October 2007
November 2007
December 2007
January 2008
February 2008
March 2008
April 2008
May 2008
June 2008
July 2008
August 2008
September 2008
October 2008
November 2008
December 2008
January 2009
February 2009
March 2009
April 2009
May 2009
June 2009
July 2009
September 2009
October 2009
November 2009
December 2009
January 2010
February 2010
March 2010
April 2010
May 2010
June 2010
July 2010
August 2010
September 2010
October 2010
November 2010
December 2010
January 2011
February 2011
March 2011
April 2011
May 2011
June 2011
November 2011
December 2011
January 2012
March 2012