birkaç kötü site. nihaha. ayrıca da kendi biloğumu kendim yaparım. hahayt!
fak feysbuk
tambılır
blogg.se
vkontakte.ru
stumble
okuma sitesi
formspring
imdb
ekşi sözlük
twitter
ask.fm
good reads
deviantart
triancula single listesi
profil
last.fm
eksprensip
limonyak
boş zamanlarımda kendimi sevmiyor değilim.




Friday, February 29
"Atatürk geçmişte kalan bir hatıradır"
Nazlı Ilıcak
"Atatürk'ün dogmaları"
Nazlı Ilıcak
"Atatürk'ün ilke ve inkılaplarını bir kenara bırakalım, kendimiz yeni ilkeler yaratalım"
Nazlı Ilıcak
Utanıyorum böyle bir insanın dedikleri yetmiyormuş gibi "ben aslında Atatürkçüyüm" diye kendini tanıtmasından.

Labels:

10 comments


Monday, February 25

Böyle bir kadın dünya üzerinde var mıdır? elbette vardır. ama bu kadar bas bas paraları leyla formatında "ben burdayım" diye bağıranı ve bariz belli olanı var mıdır? tabii ki de yoktur. Cate'çim, sevdiğim filmlerimin baş aktrisi, güzel insan, feyırplayci kişilik, ya sen nasıl bi insansın? Sabah ödülü Julie Christie değil de Marillon Cotillard'ın aldığını öğrendiğimde küçük çaplı şok geçirmiştim taa ki tüm dünya "Cate'e bak, Cate'i gör, Cate'i izledin mi?" cümlelerini kurana kadar. Ben susiyim, resim konuşsun. Ama kesin bişey var ki, Özhan Canaydın başkanlıktan giderken artık yeni "Feyırpıley" böcüğümüz belli oldu. Yıllardır devamlı aday ol, hatta olayı abart bu yıl 2 kategoride birden aday ol, sonra git 2'sini birden kaptırt, ama hala mutlu olabilmeyi başar ve hala canı gönülden sevinebil! sanki oscar'ı kazanmış gibi. pes. sen bir meleksin yavrum...

Labels: ,

9 comments


Sunday, February 24


bundan 2-3 önceki film yazımın 2007 oscarları olduğuna hala inanamamakla beraber, lost'un s04e04'ünün de dumur'alitesinin getirdiği ohanovskilikle yoluma devam ediyorum. bu yıl kabul güzel ve ilginç filmler aday ve ne güzeldir ki altın pusula gibi ismi hoş cismi boş yüzeysel, suni ve fantastik ve gişe filmi olduğu altın'lığından belli bi film adaylığı domine edemedi ve daha çok bütçe bakımından orta düzey filmler ve önemli yönetmenler egale etti bu yılı, her şey süper. ama arkadaşım biri de şunlara "maximum 120 dakka film yapın abi, sıkmayın insanları" dememiş mi? nasıl bir oha'lıktır The Assassination OF OF OF...!'un (adı böyleyken filmin 180 dakka oluşuna şaşırılmamalı), 135 dakkalık There Will Be Blood'ın ve daha nicelerinin süreleri bu yıl gerçekten fenaydı. tabi bu yıl çok daha yakından takip ettiğim için gözüme fena çarptı, ondan da olmuş olabilir. avrupa ve dünya sinemasına her geçen gün kendimi daha yakın hissetmemin getirdiği engellenemez bi "büyük prodüksiyon düşmanlığı" da sanırım benim iddialı filmlere burun kıvırmama sebep oldu. şimdi daha iyi anlayabiliyorum popüler olanları yerden yere vuran insanları.
En iyi film'ler bu yıl gerçekten de bilhassa geçen seneye oranla daha çekişmeli. Kişisel olarak Juno'yu oldukça akıcı, sıcak ve zeki, Atonement'ı da başarılı bi roman uyarlaması olarak görsem de hiç kuşkusuz gönlüm Coen'lerin No Country'sinden yana. Filmde eksik bulduğum yerler var ve tam bi memnuniyet (ki bu seneki filmlerin hiçbiri beni tam mutlu edemedi) yaratamasa da, yine de oldukça dikkat çekiciydi. Diyalogları ve yaratıcılığıyla gönlümün en iyi film ödülünü onlara veriyorum. There will be blood'ı ise biçok insanın aksine vasat ve sıkıcı bulmuştum. tamam güzel bi konu, bi işçinin kapitalist hırsıyla olan münasebetleri ve bilhassa oyunculuklar oldukça iyi, ama anderson'dan beklediğim bi film değildi bu. belki de mehmet bilmem kim çekseydi daha az ön yargılarıma kurban giderdi. koskoca Magnolia'yı çek, sonra gel bunu çek. tuhaf. Fark ettiyseniz maykıl kıleytın'a değinmedim bile, hiç şansı yok, süs eşya gibi geceyi sıfırliycak, her iddiasına varım abi! ha derseniz kim alır diye, atonement altın küre'den ödülle dönmüş olsa da ve there will be blood dünya çapında çok beğenilmiş olsa da ibre bana göre no country'den yana.
En iyi erkek oyuncu da bu yıl "şampiyon belli, 2.kim hadisesi" mevcut. daniel day-lewis'le oscar heykelciği arasına kara kedinin girmesi söz konusu bile değil. ödül muhtemelen lewis'e gidicek. ama benim favorimi sorarsanız direk tommy lee jones derim. in the valley of elah gibi fena olmasa da çok fazla iddia taşımayan bi filmin kusursuz işleyen tek parçası, bel kemiğiydi ve hayran kaldım ordaki oyunculuğuna. johnny depp de yine sweeney todd'la oldukça iyiyse de ödül alması çok zor. viggo mortensen de eastern promises'ın açık ara en başarılı oyuncusu ve kozu olsa da ve şimdiden klasiklere geçmiş çıplak kavga sahnesiyle de cesur bi oyuncu olduğunu kanıtlasa da bu yıl işi oldukça zor. diğer aday george clooney'nin orda işini anlayan beri gelsin. ben bu kadar saçma bi aday görmedim, michael clayton başlıbaşına bi facia'ydı ve clooney'nin yerine en basitinden brad pitt jesse james'le kazanmayacağını bilsek de, aday olabilirdi. yazık olmuş.
En iyi kadın oyuncu dalı bu yıl zorlu gözükse de aslında yine de açık ara önde giden bi aday var ve kuşkusuz o da julie christie. filmi henüz izleyemediğim için yorum yapamicam ama muhtemelen ödül ona gider, altın küre'yi de aldığını göz önünde bulundurursak. benim adayım kesinlikle ellen page. hard candy'le olağanüstü olan ellen, bu filmde de yine döktürmüş, inanılmaz doğal. bu kızı gerçekten çok seviyorum natalie portman ışığı var, yeter ki oyunculuğunu kanıtlayabiliceği filmleri tercih etsin bundan sonra. edith piaf'ı canlandıran fransız marion cotillard'ın ödülü kapabilmesi oldukça güç. bi fransızın oscar'da en iyi beş arasına girmesi bile sürpriz diye nitelendirilirken, altın küre'de alınan ödülün hızıyla belki burda da bi sürpriz yapabilir. tabii bu oldukça düşük bi ihtimal bana göre. laura linney için ne yazık ki bişey diyemicem. the savages'ı görmedim, cate blanchett'ın da elizabeth devam filminde iyi olsa da çok iyi olamadığı için ödülü kucaklaması zor bi ihtimal.
En iyi yardımcı erkek oyuncu dalı bu yıl birbirinden mükemmel 5 oyuncuyla şenlikli. kim alır'a cevap elbette javier bardem olsa da, gönlümün birincisi abisine 49343 basan ve bu yılın en olağanüstü performanslarından birini ortaya koyan casey affleck. her ne kadar "yardımcı" erkek oyuncudan çok, erkek oyuncu kategorisinde yarışmasının daha doğru olduğunu düşünsem de, daniel'ın karşısında her halükarda kaybedeceği için, belki bi şans olarak bu kategori de değerlendirilmesi güzel bi olay. işi çok zor olsa da, casey'nin almasına javier bardem'in almasından çok çok daha sevinirim. casey dışında yine oldukça sempatimi toplamış hal halbrook'da 80 küsür yaşına rağmen into the wild'da döktürüyor. "onurlandırılmak için aday olmuş" diyemiyeceğim kadar etkileyici ve lezizti performansı. zaten sean penn'in into the wild'ı bu yıl gerek oyunculuklarıyla, gerekse genel yapısıyla bana göre en önemli amerikan filmiydi, 2 dalda aday olması oldukça üzücü. diğer adaylar philip seymour hoffmann da, bay capote, charlie wilson's war gibi felaket bi filmin tek güzel yanıydı. ama yeterli mi? hayır. tom wilkinson da yine maykıl kıleytın! faciasında dikkate değer tek isimdi. ama o da oldukça düşük bi ihtimal.
En iyi yardımcı kadın oyuncu dalı bence büyük ödüllerde olabilicek iki sürpriz daldan biri. (diğeri her ne kadar ben no country desem de en iyi film) kağıt üstünde cate blanchett erkek kılığında oscar'a yakın dursa da, amy ryan ve ruby dee gibi isimler de ön plana çıkmış durumda. benim favorim bu kategori de henüz görmesem de cate blanchett. geçen sene notes on a scandal'la hakkının yendiğini düşünüyorum ve bu yıl alsın götürsün ödülü diyorum, tabii cate'i oyuncu olarak inanılmaz sevmemin de artı bi faktörü olabilir, olamaz diyemem :) american gangster gibi bana göre oldukça vasat ve sıradan suç filminde kısa rolüyle dikkatleri çeken ruby dee sürpriz peşinde olsa da bence işi çok güç. akademi'nin bi onurlandırılması kontenjanından devreye girdiğini düşünüyorum açıkçası. gone baby gone gibi çok iyi övgüler alan ama bana kalırsa inanılmaz vasat olan ben affleck'in ilk filminin de parlayan yıldızıydı amy ryan. olağanüstü bulmasam da yine de bariz iyi olduğunu söyleyebilmek mümkün. sürpriz yaparsa amy yapar bence. atonement'ın küçük oyuncusu saoirse ronan ise geçen yılın abigail breslin'i durumunda. tabii tek farkı abigail kadar ödüle yakın olmaması. ama performansı hayli dikkat çekici. tilda swinton da aslında fena olmasa da maykıl kıleytın'da, en iyi 5'e girebilicek kadar da iyi değil bana göre. gerçi başka bi ödül töreninde en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü kapmış olsa da, oscar'larda aynı başarıyı göstermesi oldukça güç.
en iyi yönetmen ödülü gecenin en çekişmeli kategorilerinden biri. coen'ler hayli avantajlı gözükse de, bence paul thomas anderson da iyi işler başarabilir. ama tabii bu biraz sürpriz olur. coen'ler her türlü ödülü alırlar bence. benim favorim ise, kesinlikle le scaphandre et le papillon'un yönetmeni julian schnabel. inanılmaz bıçak sırtı bir filmi, duygu sömürüsü yapmamak bi yana, oldukça etkileyici bi hale dönüştürmüş ve "yönetmen filmi" yapmış. sırf bu bile bence artı bi özellik. keşke alsa ama bi fransız olarak yine aynı şeyleri söylicem ama ilk 5'e girebilmesi bile oldukça yeterli. juno'nun yönetmeni reitman hayli sevimli bi işe imza atmış olsa da işi çok zor. mayKIL KILeyton'ın yönetmeni gilroy da nası olsa alamicak, bari komik düşürelim de sıfır çektiğini herkes görsün mantığıyla aday olmuş gibi duruyor. geceden tek bi ödül dahi alamicanı iddiaa ediyorum. öte yandan joe wright'ın aday olamaması beni çok şaşırttı. zor bir romanı iyi bi şekilde uyarlayan wright, en azından adaylığı hakediyordu bence.
en iyi orjinal senaryo ödülü yüzde 99 juno'nundur. ve kesinlikle benim de favorim juno. geçen seneki little miss sunshine'la özdeşleşse de kağıt üstünde, hayli sevimli ve aynı oranda zeki oluşu oldukça cezbedici. en favori oyuncularımdan ryan gosling'in lars and the real girl ve the savages'ı göremediğim için yine yorum yapamicam. ratatouille ise koca bir sürpriz. bir animasyonun en iyi senaryo ödülüne adaylığı bile büyük bir olay. maykıl kıleyton'ı burda da görmek benim sinirlerimi bozsa da, alamicanı bilmek bi hayli mutluluk verici :)
en iyi uyarlama senaryo bu yıl ateşten gömlek. no country ön plana çıksa da, her türlü sürprize açık. favorim le scaphandre et le papillon elbette. ama atonement'ın da oldukça başarılı olduğunu, there will be blood'ın da bir teselli ödülü olarak bu ödülü kapabiliceğini düşünüyorum. kesin olan tek bişeyse away from her'ü henüz görmesem de, ödülü kapmasının zor olduğu.
en iyi animasyon, yüzde 3494904380 ratatouille! bir animasyon oscar'a 3-4 dalda aday olabilmişse bu iş bitmiştir. ama benim favorim açık ara surf's up! mocumentary olarka çekilen bu animasyon benim şans eseri izlediğim ve hayran kaldığım bir "büyüklere özel" animasyonu. sıfır promosyonla simpsons ve jerry seinfeld'li bee movie'yi geride bırakıp oscar'a aday olması bile yeterli gerçi. nasıl geçen seneki galip penguenler, happy feet'i oldukça mesaj kaygısından dolayı antipatik bulduysam, surf's up'ı da işte o oranda samimi ve ilginç buluyorum. diğer aday persepolis ilginç ve önemli olsa da alması çok zor. tabii sürprizi tek o yapabilir ama oldukça zor.
en iyi yabancı film için ne yazık ki kesin bişey söyleyemesem de, rus filmi 12'nin oldukça ödüle yakın olduğunu düşünüyorum. avusturya adayı die falscher oldukça vasat ve sıradan, kazakistan adayı mongol da güçlü bir film gibi gözükse de hiç de öyle bi film değil, bi hayli uzun ve sıkıcı. israil'in adayı beaufort izlediklerimin arasında en sevilesi ve pür dikkat izlenesi bi savaş eleştirisi olan savaş filmiydi. israil'in lübnan'ı işgal etmesi ve israil askerlerinin anlam veremedikleri şeyler diye tabir edebiliceimiz konusu bence iyi bi görsellikle de aktarılmıştı. ama ödülü kapması güç. polonya'nın adayı katyn de oylamalarda en geriden geliyor ve ben de izlemediğim için yorum yapamicam. 12'nin almasını izlemesem de isterim ama alamadı diyelim, şimdilik favorim olan beaufort almalı o zaman.
en iyi görüntü yönetmenliği kategorisi de çekişmeli bu sene. olağanüstü bulduğum le scaphandre et le papillon'un almasını istesem de, ödül the assassination of jesse james by the coward robert ford'a gitmesi olası. atonement da iddiasını sürdürüyor. no country'nin veya there will be blood'ın bu kategori de ödülle dönmesi haksızlık olur diyelim.
editing'de into the wild'ı tek geçiyorum. "canım filmim bu kategori de bari ödülle dönsün" heycanından çok, hakikaten de "doğru bi editingle nasıl bi film olağanüstü hala getirebilir?" sorusuna en iyi cevabı o verdiği için böyle diyorum. ama the bourne ultimatum'un da şanslı olduğunu düşünüyorum bu kategoride. film yüksek gişe hasılatı nedeniyle resmen oscar'lardan dışlanmış olsa da, bu yılın en başarılı aksiyon filmlerinden biriydi. kelebek ve dalgıç, the golden compass ve no country'nin ödülle dönmesi sürpriz olur bana göre.
sanat yönetmenliği'nde kesinlikle favorim sweeney todd. olağanüstüydü tek kelimeyle. ama ödülün atonement'a gitmesi de bi hayli güçlü bi ihtimal. the golden compass ve there will be blood da oldukça şanslı. american gangster ise kaybetmeye mahkum bu kategoride.
en iyi kostüm'de bu yıl iddialı filmler var geçen seneki gibi, daha doğrusu her zamanki gibi, ama ödül muhtemelen elizabeth'e gidebilir. la mome, atonement ve across the universe de fena olmasa da yine de işleri zor. favorim? sweeney todd!
makyaj da ödül çok büyük bi ihtimal karayip korsanlarına gidebilir. la mome zorlasa da, favorim de yine karayip korsanları. norbit gibi altın ahududu ödüllü bi filmin makyaj gibi küçük bi dalda da olsa adaylığı hakikaten komik olmuş.
ses ve ses editing' te ise the bourne ultimatum'u tek geçiyorum. bari burda ödüllendirsinler.
müzik ve orjinal şarkı da ise bi yorum yapamicam :) abartmayalım bari onu :)

Labels:

2 comments


Thursday, February 21

Kaç zamandır bisürü film izlememe rağmen hiç buraya yansıtmamışım onu farkettim şimdi. Meğerse kimse üzülmesin diye hep içime atmışım yavruları. "artık özgür olma zamanı" dedim ve zaten keyfim de yok e o zaman cannes film festivali yazısının ilk 8'li bölümünü şöle bi döktüriyim dedim, malum !f de başladı. bisürü bisürü film var daha.
Bu yıl cannes film festivali'ni çok daha yakından takip etmeye ve atilla dorsay'cılık oynamaya karar verdiğim bi yıl oldu diyebilirim. son çıkan amerikan filmlerinin neredeyse hiçbirisi beni eski yıllardaki kadar etkileyemedi. no country for old men ve juno da bi yere kadar. pazar oscarlar öncesi zaten uzunca bi oscar yazısı da gelicek, uzatmiyim, son eksik filmleri izliyorum artık. ne diyodum. işte bu beğenmeme durumunun avrupa ve dünya sinemasının giderek oldukça ses getiren ve iddialı sanat filmleri yapıyor olmasıyla da bi alakası var sanırım. fransız filmi kelebek ve dalgıç (le scaphandre...)'ın 4 dalda oscara aday olmasının başka bi açıklaması yoktur heralde.
4 luni 3 saptamani si 2 zile (4 months 3 weeks 2 days)
kasvetli ve psikolojik filmlere düşkünlüğüm olduğunu bilircesine kalkmış christian mungiu, tam da ağzıma layık bi film çekmiş. son yıllarda beni bu denli etkileyen başka bi film izlediğimi hatırlamıyorum. bilhassa başrol oyuncusunun oldukça ekonomik oyunculuğuna ve yönetmenin filmin her karesine sahip çıkması ve yarattığı etkileyici atmosfer oldukça enfes. senaryonun gerektirdiği herşeyi büyük bi ustalıkla ortaya dökmüş mungiu ve bize çavuşesku döneminde bolca yaşanan trajik bir hikayeyi siyasete çok bulaşmadan, yalın ve oldukça çarpıcı bi şekilde önümüze sunmuş. kişisel olaraksa bi çok sahneyi oldukça yaratıcı ve ilham verici bulduğumu söyleyebilirim. girişteki koridorda curcuna ve tesadüfler, sokakta yürümeler, otelde bekleme salonunun verdiği soğukluk, banyo sahnesi ve fetüsün yerdeki hali, yemek sahnesi ve baş karakterin ortama olan yabancılığı ve bilhassa kameranın sabit olmasının getirdiği olağanüstü "içinde"lik, iyi ki doğdun derkenki yine kadın oyuncunun yüz ifadeleri, yemekten sonra kendini sorgulayışı ve erkek arkadaşıyla diyalogları, uygun çöp bulmak için karanlıktaki koşturmaca ve finalinde "son yemek" benzetmesi. eğer ben bi filmi yaklaşık 1 ay önce izleyip hala etkisinden çıkamadıysam, sanırım bu da onun başarısıdır. ne altın kürelerdeki adaylık ne de altın palmiyedeki en büyük ödül demek ki tesadüf değilmiş. bi de bu filmle ilgili son olarak da şunu sölicem, vermek istediği duyguyu en doğru şekilde anlatabilmesi için o kasveti yaratmak gerekliydi, ama tabii bu mungiu'nun çekeceği diğer filmlerde nasıl olur onu bilemem ama bu film için en doğrusunu yapmış kesinlikle. 10 üzerinden 10! :)
Le Scaphandre Et Le Papillon (The Diving Bell And The Butterfly)
Julian Schnabel dışında başka birisi bu denli acıklı bi filmi çekseymiş acaba bu kadar büyük bi başarı elde edebilir miydi bilmiyorum açıkçası ama yönetmenin filmi olağanüstü boyutlara taşıdığını söylemek de yanlış olmaz sanırım. kameranın birinci tekil şahıs olarak filme ilk 45 dakika boyunca dahil oluşu ve elde edilen oldukça hüzünlü görüntüler bu filmin oscar'da en iyi görüntü yönetmenliği kategorisindeki adaylığını sapına kadar hakettiğini söylememiz için oldukça geçerli bir neden. fransız sinemasının "ya çok iyi ya çok sıkıcı" örnekler verdiğini düşünen ben, ilk 45 dakikada tamamdır dedim. ancak ikinci yarıda geçmişe dönüşlerin bende bi türlü tam olarak "budur" diyememe sebep oluşu beni biraz hayal kırıklığına uğrattı diyebilirim. başrol oyuncusunun performansı da iyi olsa da bazıları gibi çok çok iyi bulmadım. ama yine de oldukça iyi görüntüler, zeki bir yönetmenlik, dokunaklı hikaye, güzel bir son ve zaman zaman oldukça eğlenceli ve komik bile olabilen akıcı senaryosuyla "kelebek ve dalgıç" cannes'da ön plana çıkmayı, altın küre'de ödül almayı ve bu gazla oscar'ların da önemli bir adayı haline gelmeyi hak ettiğini söylemek yanlış olmaz. "yine de, ya işte tam hani" diyerek 10 üzerinden 9 veriyorum.
Soom (Breath)
Kim-ki Duk'un son filmini nedense pek beğenmeyenler de oldukça fazlayken beğenenler de bi hayli var. açıkçası ben filmi tipik kim-ki duk filmi olarak gördüm ve akıcı oluşu ve bilhassa "her yerde kar var" aromalı sahnesi filme çok şey katmış diyebilirim. yine sessiz, sakin, ama shi gan (time) 'dan çok çok daha oturaklı bi film. hwal (the bow) kadar net olarak çok beğendiğimi söyleyemesem de, filmin çelişkiyi ve aşkın deli yanını çok iyi anlattığını düşünüyorum gerek hapishane sahnesinde kavgalar olsun, gerekse kadının dört mevsime bürünmüş olması olsun. tek beğenmediğim ve gereksiz bulduğum sahnesi sanırım finali, tiyatro oyunu mudur bu kardeşim, filmin tüm büyüsünü bozmuş bana kalırsa. ama yine de kim'in hatrına bunu önemsemiyor ve 8'i basıyorum imdb ratinglerine :)
Bikur Ha-Tizmoret (The Band's Visit)
Evvela şunu söliyim bu filmi bu kadar sıcak ve samimi bulabilicemi önceden kendim kendime söyleyebilseydi, kendime kıçımla güler, "hadi ordan tria, yeme olum beni" derdim, yok abi, israilli koldrin başarılamayacak olanı başarıyor ve israilli olmasına karşın samimi ve tarafsız olmayı başarıp eli yüzü düzgün bişeyler ortaya koyuyor. büyük bir film değil evet, ama mısır-israil arasındaki ilişkiyi çok da abartmadan ve işi siyasi boyutlara çok da taşımadan kendi diliyle anlatmaya çalışıyor. biz de israilli o fettan kadını ve saygılı mısırlı adamı izliyor ve keyif alıyoruz. 10 üzerinden 7.

Auf Der Anderen Seite (Yaşamın Kıyısında)
"fatih akın eski arabesk alamancı türk gençliğini anlatsın, inarritu'ya özenmesin kampanyası" başlatmak istiyorum! gerçi başladı ve bi hayli insan da bu olaya katıldı. ama böyle olmasını ister miydik? tabii ki hayır. "fatih akın işi genişletsin ve damgasını vursun abi"yi istemez miydik, tabii ki de evet. nasıl olur da fatih akın almanya'dan karadeniz'e bir filmi güzelce getirir ve nasıl olur da hiçbir etki bırakamaz! bu gerçekten büyük bi başarı. senaryo evet güzel, yani tesadüfen karşılaşmalar, arayıp bulmalar kavuşmalar gibi klişe şeyler evet yok. ama yine de tuncel kurtiz'li sahneler de çok kötüydü bence. kötülemek amacım değil, ama benzer bi hikaye daha farklı bişekilde çekilemez miydi, doğal olabilmek adına arabeskleşmeye varıcak kadar komik bi duruma düşmesi ve üstelik ilk sahneden bu olayların gerçekleşmesi daha baştan filmi bana göre götürdü. tamam tuncel kurtiz alamancı bi karakteri falan tamam ama yine de başka türlü de olabilirdi. nurgül'lü sahnelerde de yine bi olamamışlık vardı, evvela sarışın almanımızla nurgül'ün arasındaki o samimiyetsizlik ve bi anda "bikoz diz iz dı çipıst pleys"li yemekli sahneden barda dudak dudağa öpüşmeye ve hemen akabinde yatak sahnesine nasıl geçildi, akla hayale sığmıyor. başarılı bir analiz yapan ve "kısa ve acısız" gibi oldukça kalbur üstü bi film çekebilen ve insan analizini başarıyla anlatabilen bi yönetmen nasıl olur da bu kez bir aşkı bile anlatamaz, üstelik bu kez kahramanlar çılgın türk aysel ve alman lotte. inandırıcılık sıfır. ama lafım nurgül'e değil. elinden geldiğince iyi bi karakter ortaya koymuş ve bazıları donuk bulsa da onu ben seviyorum, abartmadan da oynanabiliceğini bu yıl gerek adem'in trenleri'nde gerekse bu filmde ortaya koydu. "ya fak dı yurupın yunyın yaaa" :) yani film kötü değil, güzel diyaloglar da var ara sıra filmde ve lotte'nin ölümü oldukça mükemmel. (kurtlar vadisi özentisi çocukların vurması) daha doğrusu ölmesi derken kastım ölüş şekli, yoksa ne yazık ki her filmde illa ölüm şart. ama havada kalışı ve his bakımından çok da kalbe yakın yollardan geçmemesi filmden çok şey götürmüş. babel öyle miydi? ben mükemmel bulsam da, bi çok insan "artık duygu sömürüsü olmuş bu" bile dedi, ama karakterler sapına kadar içimize işledi, 2 tane yardımcı kadın oyuncu oscar adaylığı bile aldı. ama fatih'in hatrına 10 üzerinden 6.
Izgnanie (The Banishment)
Nasıl olur da boş kaleye gol atamaz bir yönetmen, bunun en büyük kanıtıdır bu 150 dakikalık başları süper, sonları işkence film. enfes görüntüler ve ses yönetimindeki başarı filmin en büyük artısı. başroldeki erkek oyuncu da yine oldukça iyi, en iyi erkek oyuncu palmiyesi alacak kadar belki değil, ama oldukça iyi. çocuk oyuncular bile iyi, ve çok ilginçtir ilk 120 dakika mükemmel. sonra bi hayli enfes yağmur sahnesi var ve bi anda film gereksiz bi şekilde uzamaya, ve aynı romantik gibi türk sinemasının en kötülerinden biri gibi "abi, siz anlamadıysanız anlatalım biz iyice" ye dönüşüyor ve aslında gerçeğin daha farklı olduğunu anlatmaya çabalıyor. ama bunu o kadar kötü yapıyor ki, öğrendiğimiz gerçeğin filme ne gibi bi katkısı var ki dedim ve yazık dedim. bu kadar güzel bi film, nasıl olur da saçma hale dönüşür. uzadıkça sıkan diziler gibiydi son yarım saat. eğer film uzasaydı ve titanic'i, er ryan'ı bile geçerek 200 dakka falan olsaydı, yemin ederim kopya david lynch karmaşası ve "o aslında bu, bu aslında o, rüyalar, hayaller"e dönüşürdü bu film. yazık ya. hayret bişey. 10 üzerinden 5. ilk 120 dakka hatrına!
Angel
François Ozon ki sen kalk Under The Sea miydi neydi, 50 dakikalık tamamen psikolojik bi film çek, sonra gene itici öğeler :p de olsa, sıcak bişey ortaya koy Le Temps Qui Reste'yle, ama sonra kalk melodram yap ve bihayli itici ve ingiliz özentisi bi film çek. tahammül bile edemedim ve filmi yarıda bıraktım. ozon kendine dön, özüne dön, insanlar değişir ama senden korkmaya başladım. allah bilir testere serisi gibi bişey çeker bundan sonra! 10 üzerinden 2. (enfes sonbahar görüntüleri hatrına)
Se, Jie (Lust, Caution)
ang lee, brokeback mountain'la tanıdığım ve hiç de beğenmediğim bi yönetmendi ve şaşırtmadı. se jie son derece sıkıcı, son derece yüzeysel bir konuyu yine aynı gereksizlikle ortaya dökmüş bi film bana kalırsa. hele başroldeki kadın oyuncunun oyunculuğunun çeşitli yarışmalarda (bafta ya da başka bişey olabilir) adaylık alması hakikaten yazık. ang lee türkiye'nin sinan çetin'idir, al birini vur ötekine bile dicem hızımı alamayıp. 10 üzerinden tabii ki 1. bi de bariz pornoyu beğenip sanatsal bulanlar var ki, allah akıl fikir versin diyorum. 160 dakka bir film çekersen, ben de beğenmem. ne bu be. resmen "çin" işkencesiydi. gerçi sen tayvan dememi isterdin ang lee ama neyse. bari o konuyu açmiyim :)

Labels: ,

17 comments


Tuesday, February 19

Labels: ,

7 comments


Sunday, February 17

kral tv vj'leri gibi oldum artık iyice. bildiğin vj tria işte. her şarkı illa ya kıpır kıpır hareketli bir şarkı ya da duygusal ve sılooovv... başka çeşit yok, tüm şarkılar iki türden oluşmakta. arabesk ya da rock hiç fark yok kardeşim. yanında hoppidi'leşmek, kopmak, "yandan tria" demek de cabası ve mümkünse kakası...


konuya gelirsek. evet bu bi girizgahtı sıra şimdi nesib'te. "ne diyon lan tria, şşt, adam ol olüüm" :)


bu yazki benim cumuhurbaşkanım mevzusu gibi "sapına kadar şu, sapına kadar bu" diyerek ayırmıyorum üç silahşör cem-ata-şahan'ı "lakin fakat ama" yok abicim, bambaşka dünyanın insanılar onlar. lar. lar.


itube: ata'yı seçtim bu kez. osmanlı cumhuriyeti'nin fragmanı henüz tam olarak bizlere bişey anlatamasa da, keyifli bişeyler olucağı kesin. cep telefonu mevzusu güzel bi nokta. ama şimdilik "evet hepsi bu" olarak sevimli bi ayıcık modunda ata ve filmi. ata'nın verdiği kilolar konusuna şimdilik eğilmiyorum, üstümde kalır yağı, proteini. darısı şahan'ın başına.
youtube: "seni seçtim şahançu" diyelim. recep ivedik bıçak sırtı bi karakterdi, ya tiksinip "ne avam" ya da "ahaha" dercesine izlenilen bi karakterdi ve bunu film haline getirmek de gerek kıl baabında gerekse ters tepme açısından hayli riskliydi. izlemeden kelam kesmek yanlış evet ama youtub'daki fragmandan biraz cıvık sinyalleri geliyor. ama yine de "rakınkok gibisin, çadır kurmak istiyorum" cümlesi filmi you'luktan biraz kopardı gibi. hadi hadi şahan. hadi lilililili şahan.
wetube: cem "hokkabaz"la benim gözümde uçmuştu, "herşey çok güzel olacak" zaten başka bi anlam taşıyordu, ve cem naptı bunları kenara attı, gora gibi gişede rekor kırmış bi filmin kaymağından yararlandı ve arog'u çekmeye başladı. kötü müdür? hayır, ama insan benim aklım hala hokkabaz'da be cem, tamam abi para kazanman gerekiyo da, bi tane daha çekseydin gişe kaygısız, hı? fragmana gelirsek, absürtlük yine enfes ama dicem başka bişey var, o fragmanı çocuk filmlerinin önüne iliştiren yetkililere sesleniyorum, çocukları testere'leştirme politikanızı dehşetle izliyorum lanet olasıca pislikler. çocuklar ne anlar o canavar'dan. yavrularım yaaaa, kıyamam lan ben size. o canavardan ben bile tiskindim ulan. "ama yine de herşeye rağmen" cem we tube'luktur, ne yapsa yeridir, delidir, zırdelidir. bizdendir.


şimdi bi de benim kalkıp fahriye gibisinden bişeyler yapmam gerekirdi ama dedim sonra, kibir kibir nereye kadar?

dua bölümünde "allah belanı versin hüsnü" demeye inatla devam ediyorum. allah tüm hüsnü'lerin alaaalarını belaaaalarını versin bee. yettiniz ulan pis hüsnü'ler!

bilmeyenlere not: hüsnü, geçen gün ziyaret edilen bir insanın kedisinin ismidir. beni gözleriyle süzüp, çocukken kuyruğuna bastığım için bacağımı boydan boya tırmalayan şerefsiz kedinin yavrusu olması muhtemel bir canavar kırması kedidir. pisliktir. şerefsizdir.

Labels:

11 comments


Saturday, February 16
ya ama BEN , SEN'i çooooooooooooooooooooooooooooooooook seviyorum ya !!!!!!!!
"bak pervanelere döndüm, seni görünce..."
10, 20, 30, 40, 50, 60 yıl geçse de... sürprizler yine başlicak. yine böcükler dolaşıcak her yerde. ben yine ısırcam kafanı senin! :))
sana pis battaniye dicem ve sen, ben kızınca daha da mutlu olucaksın! :))
delisin. deliyim. küçük emre. küçük defne.
bugün bi kez daha çaktım köfteyi. bak ben mesela ham yapıyorum. hadi yapabilirsin sen de. bebeğim hadi, yiyebilirsin köfteyi, böreği, çöreği. yoksa bak ben seni yerim bak.............
al bu da benden "sürprizzz" !!
1-1! :))))
cadııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııı :))

Labels: , , ,

7 comments


Thursday, February 14

o kadar "mp3 ve korsan var abi, bırakıyorum bu işleri, artık sadece tribute'ten tribute'e şarkı patlatırım ortaya" dedim, o kadar yeni albüm çıkarmaktan (post yazmaktan) vazgeçtim, yeni klip çekmekten (resim koymaktan) vazgeçtim, msn'e girmedim (konser vermedim) ama olmuyo be arkadaşım. restini çeke çeke nereye kadar? ayıp olmaz mı çocuğum, pin-up / ayı cover'ı gibi "çek çek çek, sktr git!" demek, ayşe hatun cover'lamak nereye kadar?


sene 1993. ben böyle ıfıl tıfıl bişeyim. yerim lan beni. bakmayın şimdiki halime, "ben aslında o sandığınız obez adamın ta kendisiydim" saçlarım da kıvır kıvırdı. jerry seinfeld misaali. hayır yahudi de değilim kardeşim ne alaka :) konu şudur. süper baba'dır. televizyonda hayal meyal hatırlıyorum fiko'yu, çocukları, küçük kız mine'nin suratını, resim yapmaya hevesini, köşkü, sokakları, güneşli havaları.


sene 2005. ben lisedeyim. servisten arkadaşım buğra'yla her günkü geyiklerden bahsederken tesadüfen konu süper baba'ya geliyo. "olum lan ben hastasıyım o dizinin, çocukluğumun dizisi lan o benim" muhabbetleri, sonra bi akşam tesadüfen babamdayken kanalların birinde rastlamam, şok geçirmem, gecenin 1'nde "babam ve oğlum"olarak eski günlerdeki gibi çengelköy'e yolculuk yapmamız... sonra "lan lan kanal 1'i aç, başlamış, alim gs'yi kazanmış, auhaua" cümleleri, alim'in dayak yemeleri, msn'de yaptığı abukluklara aynı anda ortaklaşa yarılışlarımız, sonra yaşlı dede'nin inatçılığı ve deli-doluluğu. kopuşlarımız. sonra gerizekalı kanal 1'in zank diye 2-3 aylık eğlencemizin içine etmesi.


sene 2008. "gidelim buralardan, dayanamıyorum havaları" dışarda bol bol bulunmakta. elimden eksilmeyen kahvem burnumun dibinde, 2 yıldır sadece yazları tatil yapan bilgisayarımın emule kod adlı sihirli bölümünde süper baba sesleri yükselmekte. 132 bölümden 54'ünü bulmanın getirdiği açlık, "e bu kadar mı?" demelik. e be deli tria, ulan yıllardır kıçını yırttın yatma kalkma haline şükretme. mıyyak herif! ayrıca, battaniye'm, bak sevinç abla'mız çocuk burda daha. bizden bile küçük daha...


yaşasın her gün süper baba izlicem demeyi beklemenin getirdiği heyecan, tutku, aşk, entrika!


evet, hepsi bu!

Labels: , , ,

37 comments


Sunday, February 10

deniz özbey'in dediği gibi, "sen taa içimdeki keskin bişeyleri yeniden kanattın." sezen aksu da şöyle der bu konu hakkında mesela "lütfen görmiyim seni bi yerlerde karşıma çıkma bi sktr git tria, hatta mümkünse bıktım senden git tria, defol tria, sıçıyım ağzına tria"



evet sezen aksu mükemmel olsa da, söz konusu tria olunca o da tutamaz içindeki kini, nefreti, hiddeti, şiddeti. her ne boksa işte!



kapalıyız hemşerim. yokuz kardeşim. komple bitiğiz bebeğim.

Labels:

8 comments


Wednesday, February 6

Bundan tam bir yıl önceydi. okula her günkü gibi geç kalmış olan tria, kadıköy'de koştura koştura okula koşmaktaydı. okula yakın bi mesafede, o her an ezilme tehlikesi geçirilebiliceğiniz korku filmlerinden fırlama pazar yerinin dört yol ağzında sağıma soluma önüme arkama baktım, adımlarımı attım, karşımda türbanlı, yırtmaçlı, inatçı, asık suratlı (çünkü uyanamadığı için, çünkü uyanmak istemediği için...) bir kadın. sırtımda 1.sınıfların favori çanta taşıma şekli ve her yanından öğrenci olduğumu haykıran hallerim ve karşımda beni görmek istemeyen türbanlı bir kadın. ama neler oldu? koskoca yolda kadın sola çekmek istemedi türbanını, ben zaten yeterince sağa yaklaşabilmiştim, o hızla daha fazla sağa kaymak istesem dengeyi sağlayamazdım, ben ben olamazdım! ne oldu? kadına omzum öyle bir çarptı ki, kadın yamuldu, bense ister istemez güldüm, yerlere yattım. sonra da feci bir bakış yedim. sanki o kazanın tek suçlusu ben, tek hatalı benmişim bakışları kadının türbanından fışkırdı adeta. evet faşistlik derecesinde değil nefretim belki, belki o an aklımda olan en son düşünce ona omuz atmaktı istemeden de olsa, ama yine de pişman değilim, yine olsa yine yapardım! Çünkü o güveni... Çünkü o "hükümet bizim ulan, sen kimsin de bana omuz atarsın?" bakışları, o küstahlık, o özgüven, o bastırılmış nefret, o yıllardır azınlık olmanın getirdiği aşağılık kompleksi...
türban... sevgili sevimsiz akp hükümetinin yarattığı o kaosun sebebi. evet türkiye şu anda hayatının en karanlık dönemlerini yaşıyor ve akp medyası stv, kanal 7 ve zaman gazetesi tarafından "hayat güzel, çiçekler açıyor, ha bir de sevgili seyirciler türban yasağımız kalkıyor" şeklinde pompalanıyor ve zavallı halkımız, artık olumlu haberler duymak isteyen o güzelim halkımız onlar tercih ediyor, kanal 7 haber bülteni reytinglerde en çok izlenen haber bültenlerinden biri oluyor, stv dizileri rahatlıkla ilk 10'a girebiliyor, haftalık gazete satışlarında zaman nasıl oluyorsa bir anda tavan yapıyor. yıllardır en çok gazete sattığı için böbürlenen posta artık bulmaca eki bedava sütunlarının yanına, "türkiye'nin en çok satan gazetesi" yazamıyor. ve akp hükümetinden nefret edenler, yani biz, olanlara çüş diyerek bakmaya devam ediyoruz. doğru ya, akp hükümetindeyiz. 10 sene sonra, o zamanki başbakanımızı destekleyen gazetenin tavan yapması nasıl kuvvetli bir olasılıksa bu da böyle bişey. ne büyütüyorsun ki bunu tria?
başörtüsü... canım başörtüm. saf dini duygularla başlarına takan teyzelerim, annanelerim, babannelerim. "saçımın bir gramı bile gözükmicek" kaygısı taşımayan canım başörtüm ve halkın dini duygularını alet ederek siyasi bir simge olduğu apaçık ortada olan türban! türkiye'de daha başka büyük bir sorun yokmuş gibi gösterilmeye çalışılan türban! "herkese eğitim vermek istiyoruz, herkesin sesi olmak istiyoruz" bahaneleriyle önümüze sunulan, aslında zaten türbanlı kızların peruk takarak ya da başka şekillerde eğitim aldığına tanık olduğumuz, ama ne hikmetse akp'lilerin açıklamalarına bakarsak eğer, "boğaziçini kazanmış olsa da türban takmak istediği için okula gidemeyen, eğitim alamayan türbanlı kız" havası yaratılıp, zor da olsa türkiye'yi daha da laiklikten öte bi yere çekmek isteyenlerin siyasi simgeleri olarak türban!
peki sormak istiyorum. bunca insan gerizekalı mı? bi tek siz misiniz doğru olan türban yanlıları? bu kadar insan mitinglerde boşu boşuna mı bağırıyorlar, protesto ediyolar sizi? bu insanlar paranoyak mı durduk yere ülke günlük güneşliyken sokağa çıkıp soğukta sizi protesto ediyorlar? mitinglerde başı açık olan kadınların hepsi afedersiniz kaşar mıdır, bir tek siz mi çok şerefli, çok namuslu insanlarsınız, neden başörtüsüne hayır da illa türban illa türban? başörtüsüne biz bişey diyo muyuz, başörtüsüne biz hayır diyo muyuz? hangi amaçlarla takındığı belli olan başörtüsünü siz takmak isteseniz biz neden karşı çıkalım? manyak mıyız biz? saçlarınızın bir teli gözükse erkekler size hemen başka bi gözle mi bakıyorlar? kadının namusu bir saç teli gözüktü diye kaybolduysa dünyada müslüman olanlar dışında herkes kaşar be arkadaşım buna ne diyorsun? eğer doğru olan o olsaydı, tüm kadınlar sizin yaptığınızı yapardı. avrupa'da ya da başka ülkelerdekiler de başlarını örtüyorlar evet ama onların hepsi köylerde yaşayanlar, ya da moda olduğu için, ya da rahibeler. ama bunu hülya avşar ve cemil ipekçi gibi "tırnağıma makas bile" olamayacak zırvalar bunu afedersiniz götünden algılayıp, "size türban çooook yakışıyooo" gibisinden açıklamalar yapan insanlar da var. ulan cahil hülya avşar,senin o beğendiğin yurtdışında moda dergilerinde başlarını örten, saçlarını gösteren, gözlüklerini takıp brunch'ta croissant yiyen fransız kadınları olmasın sakın? eğer sen çok sevdiysen bizim türk usulü türbanı takabilirsin bak! aklıma direk bu iki soytarı geldi. ya da mesela sinan çetin zırvası! okul döneminde sol görüşlü dergilerde şiirler, yazılar yazan bu insanoğlu, para bulunca ne olduysa hükümet desteklisi olmuş, şu anda da "sosyetede akp'li olduğunu açıklamak çok zordur aslında" diye zırvalayan bir insandır. ama hiçbiri nil karaibrahimgil kadar nefretimi toplayamamıştır aslında. tüm tikky genç kızlarımızın idolü, şeker pop şarkıları yapsa da yine de o nefretimi tam anlamıyla dağıtamamıştır. şöyleki, akp 2002'de seçimleri kazandığında, kanal d'ye gece yarısı konuk olan nil, o zamanlar xl şarkısının yeni patlamasıyla meşhur olmuş özgür kız'lıktan, popstar nil'leşmeye başlayan nil, "seçimler hakkında neler düşünüyosun?" sorusuna, "ben size bunu bir şarkı olarak anlatmaya çalışıyım" diyerek, elindeki gitarıyla, "kalktım, oyumu kullandım, sizin için şimdi çok da mutluyum" tarzında "kalktım sana kek yaptım"dan bozma bir şarkı ve sinir bozucu gülen suratıyla tüm nefretimi kazanmış ve "bir daha hiçbir zaman aramızdaki ilişki o ilk günkü özgürlükte! olamamıştır."
türbana dönersek... "eskiden sokakta türbanlılar gözlerini kaçırırdı, suçlu bakarlardı, şimdi inadına dik dik bakıyorlar!" bu cümlenin altına imza atabilseydim size göstermek için can atardım, ama bunu cansu ya da dandu ya da deli mine'min, canım annemin, ikiz kardeşi can demiş ve sonsuz takdirimi toplamıştır. artık türban giderek çığrından çıkmaktadır. "etek giyerim, süslü kıyafetler giyerim, makyaj yaparım, fondöten sürerim, ama tek bi şartım var bebeğim, saçımın tek bi tanesi bile gözükmicek!" hangi aklı başında insan onun saf din duygularıyla başına geçirdiği şeyin başörtüsü değil de süslemeli ve siyasi parfüm kokulu türban olduğunu savunmaz? şimdi neymiş? bu türbanlıları üniversitede 4 sene okutucaklarmış! peki biz salağız zaten, gerizekalıyız, aptalız, zeki akp'liler, bu türbanlılar haklarını arayıp "ulan benim 4 yıl türbanlı türbanlı okuttun, ben kamusal alanda da aynen böyle çalışmak istiyorum, bunu bana vericeksin" derse sen ne diceksin? sölim mi ne diceni, paşa paşa diceksin ki evet! türbana kamusal alanda da evet! diceksin! işin komiği, akp'li ve mhp'lilerin üstünü basa basa bunun sadece yüksekokul için sınırlı olduğunu anlatmaları!!! komik misiniz siz? bi de işin ayrıca bi komiği de, bir yandan mitingler düzenlenirken, anıtkabir'de bayraklı gösteriler olmaya devam ederken, bir yandan da laiklik karşıtı türbanlılar, sadece yüksekokulda değil, bunun kamusal alanı da kapsaması gerektiğini söylüyorlar! bunu pat pat açıklayan insanlara da, laf dolambaçları yapıyorlar ve çok da çocukça "herşey hakkında hiçbirşey" oyunu oynuyorlar. halkımız ise onları yüzde 47'lilerle taçlandırıyor...
bir yandan türbana hayır diyen insanlar, bir yandan laiklik karşıtı türbanlılar. toplumda bu gerilimi ve kutuplaşmayı yaratan akp napıyor peki? bu karagaşadan yararlanmaya ve ülkenin türbana bin basan sorunlarını örtbas edebiliyor, bu işlerine yarıyor, ama hala insanlar türbanla o kadar gereksiz ve salak bi şekilde meşguller ki! Eğer türban doğru ve dinsel amaçlarla takıldığı kabul edilseydi o zaman bu durum yıllar öncesinden kökten çözülürdü, ama bunu kabul etmek istemeyen ve ille de kendi istedikleri forma getirmek isteyen "toplumun her kesimine kömür satarak da olsa hitap ederiz biz, her kesimden insanı severiz, eşitlik, laiklik hepsi bizim diğer adımız" diye gözüküp aslında savundukları şeyin tam tersi olan ve topluma tam tersi türbanlıları, yıllardır ezik halde kalmış türbanlıları entegre etmeye çalışan akp hükümeti bir de nasıl bir övgü alıyor? sanki "halkın sesi, halkın sorunlarına eğilen" ilk hükümetmiş izlenimi yaratmayı başararak halkın bir kez daha beğenisini kazanıyor! nasıl mı? kuşkusuz mhp'nin yardımlarının bi hayli fazla olduğunu söylemek yeterli olucaktır. bundan 5 sene önce, 6 sene önce akp, madem o zaman kaldırsaydı türban yasağını? madem halkı o zamanlar da bunu istiyodu, neden tek başınayken yapamadı? neden mhp gelince herşey halloldu, çoğunluk sağlandı ve hemen "halkın sesini anında duyan hükümet: akp hükümeti" oldu??
son olarak kendimden bahsedicem. benim inancımı bilen bilir. (cansu deşifre etmene gerek yok :p) benim insanlara olan hoşgörümü de, kimlerin ne niyetlerle ne yapmak istediğinde ne elde etmeyi hak ettiğini ve nasıl ödüllendirilmesi gerektiğini de oldukça iyi bir şekilde öğrendiğimi de düşünüyorum açıkçası. ve şunu da öğrendim. dinine bağlı ve saf bir inancı olan biriyle, allah inancı olmayan birinin, ne kadar iyi ve köklü bir arkadaşlık yapabileceğini, birbirlerini nasıl sevdiklerini ve nasıl karşılıklı hoşgörüye sahip olabildiklerinin de en yakın yaşayan ve gören tanığıyım. dini inancı saf bir durumda olan bir insanın türbana kesinlikle karşı çıktığını, başörtüsünü sonuna kadar savunduğunu da eklememe gerek var mı bilmiyorum. akp hükümetinin siyasileştirmeye çalıştığı dini son derece baskıcı ve inançtan çok öte bulan başı açık ama sonuna kadar dinine bağlı olan birinden bahsediyorum...
en son olarak da şunu söylüyorum, "eşitlik, demokrasi, saygı" dan bahseden akp'ciler, sizin türbanı sonuna kadar savunduğunuz an sizden an be an nefret eden koca bir insan topluluğu var, siz böyle olmasını istediniz, siz kendinizi bizden nefret ettirdiniz, zorla bunu kendinize yaptırdınız. saf dini kullandınız, oyları topladınız, toplumu ikiye böldünüz. ama unutmayın, bugünlerin de bir sonu olucak. ve bu anlar da geçmiş olucak, geçip gidicek ve tarih bu kara günlerin hepsini laikliğe koca bir darbe olarak yazıcak. ama ne siz burda olup bu lekeyi görüceksiniz, ne de biz, bunların hepsini yarınlarımız ödeyecek ve siz bunun baş sorumlusu olarak gösteriliceksiniz, tıpkı önceki dini siyasette kullanan hükümetler gibi...

Labels: ,

20 comments


Tuesday, February 5


O tatlı çocuk, o sevimli bıcırık şey, o yavruların yavrusu bitanecik tria, şu anda nerede bilir misin ey üşenmeden bu sayfayı okuyan sevilesi insan! Deniz düşün. "ismini sevmeyip, cismini sevdiğim şeyler listesi"nin bu yazki performansıyla 2.sıraya yerleşen o "deniz"i düşün. şarap düşün. yok canım, aşk meşk, sevgi falan değil. ne basitsin sen! ne diyoduk? şarap abi. kemanlar, biralar, sofralar, salatalar, kılçıklar, raakkkıı-ballııık'lar, dalgalar, allah belanı versin hüsnüler (3 etti), klarnetler (evet hüsnü deyince aklıma geldi), komşugil ve yan masadan da vangelis, rum şarkıları, sonra türk şarkıları, sonra türk mü rum mu çözülemeyen o karmaşık şarkılar, şömine, yangın, beyaz ay (bunun sarısı da var), mor çiçek, datça yokuşu, yolda fotoğraf çekişmeler, arabayı park edemeyişler, elektriklerin gitmesi, limoni diye adlandırılan o sevimli teyzenin icadı, hamak, hamaktan düşüş, arabesk sözlere yine de "bre" diyerek allah allah demek, yandaki masadan ella sesleri, yıldızlara bakmak, "aya bak yıldıza bak"ı sevdiğim insanca, "koyunlarım karaman"ı başka bi sevdiğim insanca sölemek, dalga seslerini duyamamak, ayakları cıbıldak bırakıp kumlarla oynaşmak, bunları yaparken 5 insanın 30 yaş üstü olması, ötekininse oldukça sevimli ve henüz taze çıtır ve daha ergen gülben olması, üstüne su dökülmeye çalıştıkça deliren ve köpeklerin arasında kalan kediler, sempati ve empati ve tüm patileri patilerinin sevimliliğiyle elde etmiş "o bi kendine has" datça kedisi, sonra yine ve yeniden ella'lar, kahpe'ler, bre'ler, hadi hadi'ler, lililililili ya'lar, allah belanı versin tria'lar...



şerefee ulan 3-5 senelik ömrüm. şerefine ulan kendimi bi bok sanan ve "vah vah" diyen hallerim. şerefe ulan adını bile artık bilemediğim insanlarım...

Labels: , ,

11 comments


geçmişimin kara lekeleri
April 2006
May 2006
June 2006
July 2006
August 2006
September 2006
October 2006
November 2006
December 2006
January 2007
February 2007
March 2007
April 2007
May 2007
June 2007
August 2007
September 2007
October 2007
November 2007
December 2007
January 2008
February 2008
March 2008
April 2008
May 2008
June 2008
July 2008
August 2008
September 2008
October 2008
November 2008
December 2008
January 2009
February 2009
March 2009
April 2009
May 2009
June 2009
July 2009
September 2009
October 2009
November 2009
December 2009
January 2010
February 2010
March 2010
April 2010
May 2010
June 2010
July 2010
August 2010
September 2010
October 2010
November 2010
December 2010
January 2011
February 2011
March 2011
April 2011
May 2011
June 2011
November 2011
December 2011
January 2012
March 2012