birkaç kötü site. nihaha. ayrıca da kendi biloğumu kendim yaparım. hahayt!
fak feysbuk
tambılır
blogg.se
vkontakte.ru
stumble
okuma sitesi
formspring
imdb
ekşi sözlük
twitter
ask.fm
good reads
deviantart
triancula single listesi
profil
last.fm
eksprensip
limonyak
boş zamanlarımda kendimi sevmiyor değilim.




Tuesday, January 29
sahil. köpükler. rüyalardaki sahne. akşamın 6'sı. güneşin batışı. sahildeki 3-5 insan. kumlar. kaleler. taşlar. simitler. kolluklar. havlular. bağırmalar. kahkahalar. henüz herşey basitler. arkadaşlar. sarılar. kırmızılar.



en yakın arkadaşlarından biriyle aynı kıza aşık olmalar. henüz ilkokulun ilk bile olamayan yıllarında başkalarını üzmeler. arkadaşına yalanların alasını söylemeler. aralarını yapmaya çalışırken aralarını bozmaya çalışmalar. başarılı olmalar. başarılı olduğunu sanarken başarısız olmalar. aşık olduğun kızı kaybetmeler. "almanya çok uzak" demeler. en yakın arkadaşa yıllar geçse de bitürlü nedense ulaşamayışlar. her wolkswagen polo geçtiğinde iç geçirmeler. her beyaz renk dağ bisikleti gördüğünde üzülmeler. "kaydıraktan kaymama" muhabbetlerindeki saçma muhabbetleri yapmayı özlediğini hissetmeler. bisiklete 3 kişi binmeye çalışıp trafik canavarı olmayı istemeler. athena'nın ilk albümlerindeki bazil'i nedense ortaklaşa çok sevip durduk yere, "korsanlar kralı bazil,bazil" diye salakça bağırıp rezil olmalar. sonra o saf aşkı düşünmeler. capuccino'yu ilk tadışımızı hatırlamalar. "aslında o da güzeldi" demeler. "evdeki bulgur-çarşıdaki pirinç" muhabbetinde ben her türlü pilavı severim deyip politik davranıp, sossuz makarnaya boyun eğmeler. o kız olsa, o çocuk olsa, ben olsam, kuzenim olsa, çocuğun ablası olsa, "yeterdik biz bize aslında" demeler. bunların üstünden 10 sene geçtiğini 17.47 itibariyle fark etmeler.


o eski arkadaşça günleri çok özlemeler. içinde aşkın her türlü geometriksel şekili olan arkadaş grubuna sövmeler. çocuk gibi sadece anı kurcalamadan yaşamak için sahip olunduğu sanılan her türlü şeyi 12 taksitliğine geri iade etmeler. gerekirse indirim bile yapmalar. aslında aklında böyle bir hissiyat olmamalar. ama bi anda adımlar atarken "horis to moro mou"yu duyup delirircesine özlemeler, "evet böyle bişey oldu"lar, "yalnız sen ve ben biliyoruz olanları, unutturamazsın"lar. "ben bittim şimdi sıra yine bende"ler.

Labels: , , ,

21 comments


Wednesday, January 23

10 dakka önce bakınıyodum imdb'ye, oscar'ların full listesini özümseyip filmleri araştırmaya başlıyım hemen hızlı hızlı diye, sonra yandaki uyuz "efenim, bundan tam tamına 478392 yıl önce bu ünlü aktörümüz, şu ünlü aktrisimiz doğdu" baloncuğa gözüm takıldı, bu sefer onun yerinde ölüm ilanı vardı, dedim ulan bu sefer kim öldü? zırt, pırt birileri ölüyor zaten bünyem cinnet geçirmekte, ama, ama, "beden bu kez kalmaya teşne" --feridun'un son albümünü hiç yakıştıramadım ki adamı çok severim. neyse. kim ölmüş? Heath Ledger ölmüş. Oha!! adama bak, sen git o kadar hollywood yıldızı ol, sonra git bi "overdose"la iki seksen git. Ya hiç olcak iş midir bu anlamıyorum. İşin ilginci overdose sebebinin uyuşturucu değil de, uyku ilaçları yüzünden olabilceği ihtimali falan varmış, zaten bundan sonrasını okumadım, moralim bozuldu. Heath için?? yok canım, tanımam etmem, hele hayatımda şimdilik - I'm Not There (2007)'i saymıyorum daha çıkmadı dvd'si- Brokeback Mountain dışında bi filmini izlememiş bi adamın - zırt pırt araya giriyorum ama girmezsem olmaz, o filme de 10 dakka tahammül edebilmiştim ang lee'ye de hiç yakıştıramamıştım onlar da çok sallıyolar ya benim beğenmememi neyse- ölümüne, daha doğrusu, "ölü bulundu" durumuna niye üzüliyim? tamam acıklı olduğuna şüphe yok ama...


Ben o uyku ilacı kısmına takıldım abicim yaa, geçen gün uykum gelsin diye aradan 6 saat geçmiş olmasına karşın 2.'sini de alsam mı diye ciddi ciddi düşünmüş bi insanım. ya bi gün olur da pisi pisine ölürsem heath gibi? gerçi heath'de kesin başka bi bokluk vardır. kesin aaabi...


Şey vardı. River Phoenix. Mesela ona daha çok üzülmüştüm. Adam bi de 23'müş... Keanu Reeves kazuletinin tek alternatif filmi "My Own Private Idaho"da -ki şansa bak o da gay rolünü oynamıştı orda- oynamış ve zaten hüzünlü ve çekildiği mekanlar ve senenin (93-94) depresif oluşu yetmezmiş gibi, onun bi de bıcırıklığını görüp "kimdir, neyin nesidir" diye araştırınca ölmüş olduğunu öğrenip burnumun direklerini sızlatmıştır. Hala da üzülürüm. Gus Van Sant'ın bi filminde oynuyosun, baya da iyisin, artı bi de karizma bi herifsin, sonra geliyosun şak diye ölüyosun. Hakkaten bak daha çok üzüldüm, uzun cümle kurucam diye zırvaladım. O derece.


Ayrıca burdan gay rolünü sinemada oynamış arkadaşlara selam ederim, sonunuz yakındır. Ne bu be, ovırdoz, ovırdoz...


Not: oha bunların tipleri de benziyomuş aslında ya...

Labels:

21 comments


Tuesday, January 22
Avustralya Açık başlamış. hatta hızını alamamış, çeyrek finallere kadar gelmişler. Buraya kadar herşey tamam. bu gece uykusuz kalmam gerektiğini bilircesine bu maçı canlı yayınlayan Eurosport, yetmemiş, bana bi kıyak daha yapmış, favorim, zeka küpü, Sırp Gülü, Jelena Jankoviç'in, yüzünden bir türlü o su aygırımsı ifadesi geçemeyen küçük Williams-Serena maçını canlı canlı, dobra dobra yayınlamış.
Hadi buraya kadar gene hiçbir sorun yok, yine herşey süper. Peki o kadar methiyeler dizdiğim, uğrunda uykusuz kalıp gecenin bir yarısında "Sırp Gülü"m dediğim o asil kadın, neden sen bana tam kanalı açar açmaz yüzüme tükürdün be güzelim? Nası bir asil kadın bunu yapar, hayret bişey ya. Yok Selena, oha ne yazdım, -selena beni andı- Jelena'cım, yavrum, sana yakıştıramadım. İnşallah ilk sette yerlere yatıp, Melbourne'de baya sağlam şiddette sarsıntı yaratan aygırların aygırı Serena maçı çevirir de, "bu da sana kapak" olur.


Ne ayıp ya? insan koskoca bir hayranının yüzüne tükürür müymüş, bak Serena'ya, hiç tükürüyo mu, tamam ayı olabilir ama, durmasını da biliyor... sildim seni.


Ey Sharapova, ey güzeller güzeli Maria'm, sana döndüm tekrar, affet beni bebişim, bakma bana öyle vahşi vahşi...

Labels:

13 comments


Monday, January 21

mutluluğun ya da mutsuzluğun çok ilerisinde bişeyler var. kahkaha da atıyorum, yerin dibine girilcek gaflar da yapıyorum ama sadece şimdi 2 dakkalığına bırakıp kendimi, gülümsüyorum. boşluk. inanç. dün gece. dünden önceki akşamüstü. o kadın. o adam. o kız. o çocuk.


sevgiyi tattım bugün ve dün. üstelik tabulamıştım içinde ne olduğunu bilmeden. hediyeleri dağıtan noel amcaydı 59 saniye önce triancula. bi anda içine huzur doldu. susmayı da öğrendi, beklemeyi de. yasakladığı şeyleri hissetmeyi özlediğini gördü. mutlu oldukça heycanlandı. ilk defa hissedermiş gibi yapmadı çünkü ilk defa bu denli sessizlikten sonra yine sakin kalabilmişti bi insan.


"herşeyi yapabilirim"diyecek kadar bi sevgi var içimde. bu seferlik. "...için'liksiz" ama yine de bu bir anlık hissi ben yokken uykularında duyabilcek, mutlu ya da mutsuz diye ayrım yapanlar.



şeffaflık içimi doldurcak ve
kediler uçucak, renklerin dansında.



"çünkü artık çok geç, sarhoş oldum beyazlığına..."

Labels:

10 comments


Saturday, January 19
Kızıla boyanmıştı çocukluğum. Sessizdi salon. oturma odası. mutfak. banyo. Sene 96. hayata merhaba der gibiydi leon'la, mathilda'yla karşılaşmak. en iyisini, en güzelini, en acıtanı çocukken yaşamam mı sebep olmuştu bu kırıklara, "ben zaten gördüm bunu"lara ? Stanley Kubrick'in "Eyes Wide Shut"ının en müstehcen melodileri bileklerime yapıştı şimdi. "Orgy Theme"ler, ve bitmeyen gece. 3, 4? sabah tüm kahveler benim zaten. Ölümüm ille de biri tarafından olucaksa, kahve bey'e söyleyin, o sefer dozunu fazla ayarlasın tiroksinin, acının, hatta ve hatta mutluluğun.


Çok mu güzeldi hatırlamak? Evet kahve derken türk kahvesini ayrı tuttum, zaten sigara da içmem ben. Sakız da çiğnemem pek. ama o yapardı. ben çocukken hem de. Gecenin bi yarısı oturup bunları hatırlıyorum, ve bol bol üzülüyorum, neden o kadın? 1.sınıfta hatırlayamadığım bi sebeple arkadaşım için bizim eve gelmişti heyecanla, koşturarak. beni savunmuştu, annem arkadaşımı savunurken. zaten hep böyle değil miydi? hep ben o sevimli çocuk olmamış mıydım, diğer büyükler için?

Tanışalı 12, kopalı 5, hastalanalı 2 yıl olmuş. kaybedeli 3 hafta. öğreneli ise 2 gün.


Peynirleri kalın kalın dilimliyor benim için mesela şimdi. Tam karşımda. Gözlerim dolu dolu son defa bi yazıya malzeme ediyorum ben onu şimdi. O bana sanki hiç saçları dökülmemiş gibi, pembe rujundan bahsediyor. Balkondaki ilk şüpheli düşüşünden, saçlarının yeniden çıktığından, senelerden, çocukluktan dem vuruyor. Arabasını hatırlıyorum. İlk onu tanımıştım kadın şoför olarak. daha ilk tanıştıktan sonra bile öyleydi. belki de o yüzden kolay kolay inanasım gelmemişti hastalığını ilk duyduğumda. "yok atlatır canım" demiştim.

arkadaşım?
güçlü. aynı annesi gibi.

.

blog blogluktan çıktı. ölüm ilanına döndü. ayrıca boku çıktı zaten hayatın da. son 1 yılda okan'la başlayan ve her ay düzenli olarak gelen ölüm haberlerini duymak beni bişeye mi hazırlıyo, yoksa zaten giderek hissizleşmeme mi yol açıyo bilmiyorum ama. sıkıldım artık bu işten. birinin terk edişini yeni hazmetmişken, öteki sürpriz yapıyor. ama bilmiyolar ki tanıdığım her insana en büyük sürprizi yapabilicek yetenekte tek insan da benim. bu güç var bende. "sürprizzz"lerimi sorun... ama hayallerim de var. zaten beni son aylarda biyerlere bağlayan tek şey de bu. inadına mutluyum, ama hissizim de.
.
kendi saçmalıklarımı buraya yazıcak kadar da üstelik umursamıyorum kimseyi. skmişim hayatı. çünkü biliyorum ki bugün varız, yarın yokuz. cansu (deli mine) ne demişti? yarıladık mı ömrü? şu an yarısında mıyız aslında, farkında olmadan. kimbilir.
.
"küt küt"ü hatırladım şimdi, taa seneler önce. biz çocukken. hiç de uzağımda değilsin, bas baya karşımdasın. dimdik ve güçlüsün. gülüyosun. can'ım diyosun. ben yine senin hep oğlun gibiyim. ama üzülüyorum, ağlıyorum yine de. çünkü değilim işte sen gibi, ne senin kadar cesur ne de güçlü...
.




Labels: , ,

10 comments


Thursday, January 17
Biiir- "Çok Sıkıldım" Part
Dün gece itibariyle 37 virgüllere ulaşan ateşim, bugün yerini daha ılımlı bi iklime bıraktı. gerçi ben bu sabah daha korkunç bi halde bulucamı sanmıştım kendimi. şöyleki, dün gece rüyalarımın prime-time'ında yayınlanan "ben ve kuzenim ve mutfaktaki fare" ruhumda önlenemez bir etki yaratmıştı. Mesela şu anda yemek yememek konusunda kararlıyım-ki yılbaşında battaniyenin yiyemediği çin böreklerini yiyen, tadının hala damağımda olduğunu iddia eden de benim.
...
Normal bi insan evladı ne yapar mesela? Ateşi mi var, burnu mu akıyo, boğazı mı şiş, bonus olarak da halsiz mi? Doktora gider, reçete yazdırır. Yok ben o kadar tasarrufluyum ki, evdeki ilaç poşetlerine bakıp, kongest'i, minoset'i, aprol'ü birleştirip 3'ünü 1 arada içmek gibi bi teşebbüste bulundum. Amacım tabii ki kocakarı ilacı haline getirmek değil, tam tersi doktorculuk oynamaktı. Evet doktorlardan nefret ediyorum. Sonra, sağ omzumda mı, sol omzumda mı, yoksa kafamın üstünde mi bilmiyorum ama bi yerlerden bi baloncuk çıktı ve içinde tabii kim olucak? battaniye! bana hemen 2 saniyede, "senin kafanı ısırırım, tylolhot'unu iç, pastilini em, döverim seni" dedi ve tıpış tıpış dediğini yaptım. Şu anda mesela burun akıntım yerini açlığa, baş ağrım da yerini çene düşüklüğüne bıraktı. ama hala halsizim ve daha fazla yatıp uyumaya, zapping yaparken tesadüfen karşıma seda sayan'ın çıkmasına tahammül edemicem. Bu arada balık hafızalı oldum çıktım, battaniye duy sesimi, şişliğim gitti bileğimdeki söledim mi hatırlamıyorum, ayrıca evet böö'lük yaramış gibi gibi. :p
...
İkiii- "Yerim Çok Dar" Part
Saat 17.00 olmuştu. Tarih 12 Ocak'tı ve üstteki fareli rüyanın kavalcısında bahsettiğim rüyanın baş oyuncularından ve muhtemel oscar adaylarından "benim küçük" kuzenimin doğumgünüydü. Aslında yapmam gereken 4'te evden çıkmak ve diğer hazırlıklara -ki söylemeden geçemicem, benim hayatımda öyle süper bi doğumgünüm olmamıştı- erkenden başlamak ve tabii hediye alıp şöyle adamakıllı güzel bi organizasyon yapmak gerekiyodu. Neyse ben geç kaldım. Bilgisayardan Laptop'a bikaç dosyayı msn aracılığıyla yollamam gerekiyodu ve msn'i açtım, hayatından bıkmış gibi gözüken 5-6 insan gördüm bi çala. Sonra bi baktım kimi görüyim, yavrum hocam Soldansay! dedim "şimdi konuşmaya dalarsak ben iyice geç kalırım, zaten hazırlanıştı, evi terkedişti derken, herşey yalan olur, en iyisi şimdilik bu anı kalbime gömeyim o zaman" sonra baktım bizim soldansay, ooo triancula'cıım benimm, benim acelem var, doğumgününe yetişçem de, seni görüp de bi selam vermemek olmazdı" dedi ve ben yarılmak, bitmek ve bilimum fiillerin hepsini birden hücrelerimde hissettim. Nasıl olur da aceleyle kıçını yırtıp doğumgünlerine yetişmeye çabalayan iki deli, birbirlerini msn'de aynı hisler eşliğinde bulur ((: tahmin edersiniz ki, bi olay olsun, direk yarılan, kapıları, bacaları yumruklayan ve insanların kalp krizi geçirdiğini sandırmamak için ortaya hiçbir neden koyamayan o insan, ben, bu denli "aynı anda aynı şeyler" mevzusunda gülmekten 1 kilo biftek yemiş kadar oldum. Yolda laptop'u kaymasın diye sıkı sıkı tutan ve bi yandan da gülmemek için devamlı önüne bakan bi tip düşünün. (: İşin ayrıca bi komiği, normal şartlar altında 18 dakkada gidilicek yolu, yürüyerek, nasıl bir iman gücüyse artık, 10 dakkada gittim ya helal olsun bana. 2008 Pekin Olimpiyat kadrosuna beni davet etmeyen federasyon başkanımı kınıyorum burdan.
...
Oooo- "Çok işim Var" Part
Sonuç olarak, bugün evden dışarı çıkmicam, daha fazla virüs kapmicam, battaniyenin uslu çaydanlığı olarak bol bol küçük bi çocuk olarak spiderman'le vakit geçircem. çok işim var daha benim
...
İkinci sonuç, soldansay, sen beni yardırdın, allah da seni yardırsın emi hocam :pp daha ilk yarılışımız böyleyse, ben gerisini düşünmek bile istemiyorum ((:

Labels: , , , ,

12 comments


Monday, January 14
zakkum'dan oldum olası haz etmedim, edemicem de. hele o "ha-a, e-e, ııı,aaa" diye tüm cümleleri ibnemsi bir söyleyişle uzatan solistlerine ayrıyetten kıl oluyorum. hayır homofobik biri de değilim gerçi ama bu kadar da bi insan antipatik olamaz. olmamalı. bu adamlar 3.kliplerini çekmişler. "ahtapotlar"a. ki bu şarkıyı kuzenim her dakka bana "dinle olüm bak sözleri de hoş bişey zart zurt" dedi. ben nuh da demedim, başka bişey de. ama gene de dinlemedim. sonra, gene ve yine allah belalarını versin ki, yolum yutub'a düştü, "ahmet çakar'la şansa bak"ki klibin göbeğinin üst kısmına da düştüm. "biz güzel olamadık"la başladı şarkı. efektler mefektler de hoş. şarkı hoş bişeymiş dedim nakaratta. üstelik bu bi zakkum şarkısıydı!! ritmi de güzel. herşey hoş. -ııık,-aaa,-lıııım'lar da çok batmamıştı. sonra. finalinde öyle aniden, öyle sinsice, öyle düşmanca bir intihar sahnesi varmış ki... hala da içimdeki tüm küfürleri etmekle meşgulüm. bir türkçe popüler rock şarkısı bu denli mutlu gibi gözüküp depresyonun ötesinde gezinmemeli, sözleri bu kadar güzel, basit ama tatlı olmamalı, hadi bunları yaptı diyelim ama bunu yapan bir gerizekalı grup olan "zakkum" olmamalı. hadi gene bu pislikler yaptı, ama bari finalinde insanın ağzına sıçmamalı, 3 dakkalık basit bir şarkının klibinde intihar teması bu kadar vurgulu olmamalı. benim güzelim bloguma kendinden bahsettirtecek kadar önemli olmamalı. sırf bu kadar iğrenç bir grup olmana karşın mükemmel ötesi bi şarkı yaptığın için bile senden nefret ediyorum Zakkum! dikkat et, siz demedim, sen dedim, bu kadar da saygı duymuyorum sana!
.
.
not: soldanım, sayım, bi dahaki sefere abi :(
not 2: "biz güzel olamadık, sorular soramadık. birbirimizden başka bir cevap bulamadık. biz hiç alışamadık, bir kalıba uyamadık. birbirimizden başka bir dala konamadık." ve "son kez giyin benim için. bir kağıt bir kalem bul, karala son satırlarını. ahtapotlar gibi son defa dolanalım birbirimize ellerimde ellerin...elele...elele..." satırlarıyla 98'de ölen aslı ve cenan'ı anlatan şarkıdır aynı zamanda. mor tırnaklı kız ve mor tırnaklı çocuğun şarkısıdır. tarifsizce üzüldüğüm bir hikayenin yazılı ve duyulu yumruğudur. boktan bişeydir!

Labels: , ,

16 comments


Friday, January 11

* ailemizin popçusu yalın efendi bi şarkı yapmış. "alışmak zorundayım" diye. allah belanı versin nidaları eşliğinde dinliyorum, devam da ediyorum. ki yalın'la benim komik ve rezil bi hikayem vardır, amerika'ya göç eden Purplehaze'im, canım, süper insanım anlatsa burda o rezilliğimi de dalga geçseniz. çok özledim onu. bişey olsa da tekrar nete girse. göremiyorum onu hiç ya :/ neyse. şarkıya dönelim. şarkı tipik işte kaliteli bi pop şarkısı tadında. hani sözler olabildiğince sıradan belki ama başka bi tılsım var şarkıda. yalın'ın "yoook" diye oy oy tadında iç çekişmeleri olabilir. "boş bırakıcam yerini heeep" kısımları, piyano, akustik gitar falan da olabilir. şarkının sonu ayrı bi "allah belanı versin"lik. eveet. popüler kültür elemanlarımızdan hüsnü bey, şenlendiriyor kulaklarımızı klarnetiyle. ama ne şenlendirme! nazire apla gibi "allah belanı versin hüssnüü" diye bağırasım var. sonlarında uçuyor şarkı. siz de öyle kös kös kalmış buluyosunuz kendinizi. "aaaah...yooook..."
yalın efendi çocuktur vesselam.
*gelen yoğun tepkilerden dolayı mutlu mesut olmaya, kah gülüp kah eğlenmeye karar verdim ((: hayır zaten biri yarılsa yarılırım 2 saniyede. ne olduysa -asım geldi. [sıla'dan sonra ben de -dan sonra, -mış gibi, -sım geldi gibi konuşmaya karar kıldım artık "bundan sonra". işte of ya 'dan sonra.]
*en son da popüler kültür temalı bu postta "acun bey ve kutuları"ndan da bahsetmek istiyorum. siz ne derseniz deyin, reyting rekorları falan kırsın siz eleştirin ama çok komik bişey var. 2 dakka izleyip ordaki diyalogları bi dinleyin abilerim, ablalarım. eminim yarılıcaksınız.
.
acun: evet şimdi x hanım kutusunu açıyor ve biz de merakla bekliyoruz.
x hanım: ay inşallah y'ciğim, hissediyorum ben küçük bişey var kutumda, inşallah sana küçük açarım canım, kısmet bakalım. "olumlu düşünelim, olumlu olsun" hadi arkadaşlar. hadiii.
.
.
aaaaaaa.
.
[ne? sonu nasıl mı bitti? ee, iyi düşün iyi olsun. sikrıt felsefesi. böhhh.popüler kültüre değinmişsem sikrıt'tan bahsetmemek olamazdı. olamadı da. da. da'n sonra :p]

Labels:

18 comments


Wednesday, January 9


insanları önemsemiyorum mesela şimdi. son 2-3 gündür "hadi ordan" dedirten çok da insan olmadı gerçi ama. sırf kan bağı var diye, sırf yılların hatrı var diye katlanmayı kabul etmiyorum. bayram ziyaretlerini artık zaten rafa kaldırdım. egoistim ve bununla hep gurur duydum ama artık bu benim için çok daha anlamlı. deli gibi mutluyum ve mutsuz olduğunu söyleyen ve inatla konuşmak için debinen insanlara da tüm egoistliğime rağmen, tüm bisürü tecrübe edinmiş olmama rağmen kulaklarımı emanet edebiliyorum. ben bunları yaparken karşımdakinin o sevimsiz yüzsüzlüğü de neyin nesi peki? bu yaz tam da istediğim gibiydi. kompleks'ti. tatsız değildi, çok çeşitliydi, peki iz bıraktı mı? belki bir ben kalmışımdır geriye o kadar...
yüzsüzlük diyodum. devam ediyorum. şu anda bu satırları okuyabilir de o insan gerçi ama umrumda mı? yoo. hayatımda bir daha bir araya gelmiceğim biri olduğuna o kadar eminim ki. gül sen gül. "one night stand" de oh oh maşallah. gülmüyorum, no smayli.
bozcaada'yı terk etmeye 2-3 dakka kalmış, adres alışverişleri. sonra giderek işlerin büyümesi. "ara beni lütfen" durumları. tamam ben de az değilim, hani "o da insan, iyi biridir aslında deme öyle" hissiyatı hücrelerimi oluşturmuş. genlerin teki öyle ben napiyim. merak edenlere. rest çekildi, yırtıldı. iyi oldu iyi.
kirliyim hem de deli gibi ve artık insanların basit cümlelerine tahammülüm yok. kibir, delilik, kirlilik. hepsi artık yeni çizgilerim. bi de şu var. "hiçbişey anlatmasa da bana kendinden söyle". çalıp çırpmaya ne kadar meraklısın sen!
son olarak. neden kendimi insan olarak görmüyorum. evet komik ve güzel. "inanması zevkli" yok. yok. ben insan değilim. ama şöyle bişey daha var. "evet bence de :)))))" bunu yapıcam. tutamıyorum ki içimdeki mükemmel ötesi çocuğu. gülme. gebertirim. :)))
son. seni çoooooooooooooooooooooooooook özledim. gör artık! gül diye söyledim, çekil kaloriferin yanından! dokunduğunu görürsem ona... fena olur. yok ya şaka, hayır, kıskanmıyorum :))
not: portakal suyu sosyal bir mesajdır. mesela, portakalı görünce, "portakalı ben de çok seviyorum" diye yorum bırakanlara bir tepkidir.

Labels: , , ,

15 comments


Sunday, January 6
sabah sabah beni ağlatan, bembeyaz tenli, uzun simsiyah saçlı, henüz 7'sinde solgun bakışlı kız. keşke o bir anlık bakışını, öldüğünü öğrendikten sonra kazısaydım aklıma. gözümü kapattığımda aklımdan hiç gitmeseydi bembeyaz tenin... "nice uzun yıllara" diye bitirdiğin şiirin...
...
çok üzdün beni bu sabah.

Labels:

4 comments


Saturday, January 5
Yıllardır izleyemediğim, ne zaman izlemeye kalkışsam mutlaka aksilikler yaşadığım talihsiz film The Usual Suspects'in sonunda 100 dakikasını "hepten,birden,toptan,komple" izledim. tamam başarılı bi film. evet güzel bi senaryo. okey süper bi kadro, oyunculuklar etkileyici. kurgu dersen, o da güzel. ama yapmayın imdb'ciler. bu film 20.liği hak etmiş olamaz. 95 yapımı ve daha düşük bütçeli özgün filme yakın bi film olması falan eğer sizi bu kadar etkilediyse ben size kasıntı derim başka da bişey demem. "Alternatif olsun, çamurdan olsun" mantığı nereye kadar? The Departed gibi her saniyesi dumur, her dakkası çüş artık dedirten bi filmden daha güzel olamaz. Tekrar söyleyim, yine de başarılı bi film, en azından imdb'de en süper filmler kategorime dahil ettiim bi film. ama gelmiş geçmiş en süper 20.film olması durumu da "yok artık"lık. Bi de Kevin Spacey bana yer yer Engin Günaydın'ın "Yazgı"daki halini hatırlattı, tabii ki "ne alaka,kel alaka" durumu söz konusu aslında ama konuşması ve "kendine has duruşu". Burhan Altıntop'tan bahsetmiyorum, kusabilirim artık o karakterin üstüne gidilmesinden. Ama yine de filmin benim için hayalkırıklığı olan kısmı, ortasında kimin "her halinden şüpheli" olduğu apaçık ortaya çıkıyor olması. Tamam polis memuru kahvesini düşürmüş olsun, ipuçları birleşmiş olsun sonunda. tamam. ama heyecan nerdeydi be abicim? Zaten kimin ne olduğunu biliyoduk biz...
__
Sıpoylır
__
Yine 95 yapımı Se7en'ı önce izlemek bu film için hayli büyük bi dezavantaj. Aynı durum Se7en'ı sonradan izlemek için de geçerli aslında. Ama yine de iki film arasından The Usual Suspects hayalkırıklığı yaşamak için daha kurban edilesi. Se7en'daki o final hakikaten de şapka çıkartıcı. Dur bakiyim, o kaçıncıymış... 36! Yok artık.
İsyanım var imdb! Gerçi gönlümün sultanı Leon bile 39. ise herşeyi beklemek gerekir ya. neyse.

Labels:

14 comments


Tuesday, January 1

Sayende ilk defa bi yıla da geç girebildim. Tamam, benim suçum... "Daha 3 saniye var ama" :) Ne diyebilirim ki artık, bi bu kalmıştı, bu da oldu ya. Arabesk seven yanımın sevdiği bir şarkı vardı, onu söyleyip, benim için mutluluğun eş anlamlı insan hali olan battaniyeye, sana, asıl teşekkür edilmesi gereken kişiye teşekkür edip, hissizliklerin arasında her daim bu anı hatirlicam, ve hep, hep, hep ikimizin de ne kadar şanslı olduğunu bilicem, anlicam, hissedicem.
iyi ki vardın, varsın ve "hep böyle kalacaksın"
içimde öyle güzelsin ki, onu kirletmeyeceğim seninle, benimle, herkes ve herşeyle...

Labels:

12 comments


geçmişimin kara lekeleri
April 2006
May 2006
June 2006
July 2006
August 2006
September 2006
October 2006
November 2006
December 2006
January 2007
February 2007
March 2007
April 2007
May 2007
June 2007
August 2007
September 2007
October 2007
November 2007
December 2007
January 2008
February 2008
March 2008
April 2008
May 2008
June 2008
July 2008
August 2008
September 2008
October 2008
November 2008
December 2008
January 2009
February 2009
March 2009
April 2009
May 2009
June 2009
July 2009
September 2009
October 2009
November 2009
December 2009
January 2010
February 2010
March 2010
April 2010
May 2010
June 2010
July 2010
August 2010
September 2010
October 2010
November 2010
December 2010
January 2011
February 2011
March 2011
April 2011
May 2011
June 2011
November 2011
December 2011
January 2012
March 2012