birkaç kötü site. nihaha. ayrıca da kendi biloğumu kendim yaparım. hahayt!
fak feysbuk
tambılır
blogg.se
vkontakte.ru
stumble
okuma sitesi
formspring
imdb
ekşi sözlük
twitter
ask.fm
good reads
deviantart
triancula single listesi
profil
last.fm
eksprensip
limonyak
boş zamanlarımda kendimi sevmiyor değilim.




Thursday, November 29
OKAY KARACAN Ntv'den ayrılmış ya. ölüyorum üzüntüden. kim şimdi o süper avrupadan futbol'u sunup, maç özetlerini bile apayrı sevimli ses tonuyla anlatıcak. of ya çıldırcam. güntekin ve murat da giderse çüş derim, gerçi murat kosova basketbol'a kaydı ama. of ya. okay gitme ntv.'den ya. hele o dünyanın en sipastik kanalı fox'a giderse var ya... !

Labels:

6 comments


Sunday, November 25
Oldum olası Zeynep Casalini'yi sevmişimdir. Yani bir Bertuğ Cemil, bir Zeynep Casalini benim için türkçe müzikte son 6 aydır. İkisini yolda görsem kanka muhabbeti yaparım herhalde, o kadar yakın ve samimi geliyorlar bana. Neyse konuya gireyim, Zeynep 2.albümünü çıkarma kararını değiştirip yeni bir şirketle anlaşana kadar Murathan Mungan'ın yazdığı Müslüm Gürses'in harika söylediği Nilüfer şiir/şarkısını enfes bir şekilde "kavır"layarak kendi sitesinden ücretsiz olarak vitrine çıkarmış. İsteyen gider, indirir, bayılır. Şarkının klibi de yakın zamanda youtube'a düşer diye merakla bekliyorum. Şöyleki, beni yine bilen bilir, bir Datça'ya taparım, bir Bozcaada'ya. Klip de yakın geçmişte Bozcaada'da çekilmiş. Sarı görüntüler eşliğinde Zeynep resimleri son bir haftada giderek çoğaldığı için heyecanım artmakta. Last fm arkadaşlarıma da baya tavsiye ettim, bakalım onlar ne dicekler. Zeynep'e geri dönünce de, bu kadına hakikaten hayranlığım artmakta. Yıllardır eksikliği hissedilen, hem kaliteli sözler (üşüyorum, dokunma bana, amacım yok, nilüfer), hem kaliteli müzik (içinde bol bol akustik gitar, elektro gitar, bas, keman, davul), kaliteli klipler (amacım yok, dokunma bana, duvar) ve hoş bir vokal tınısı ve farklı giyim kuşamı güzel bir şekilde birleştirmesi üstelik bunları türkçe olarak yapması onu gözümde apayrı bir konuma getirdi. hakikaten çok hayranım sana be süper kaliteli insan. devamlı şarkı yap, hoş klipler çek, kendi şirketini kendin kur, kendin ol, alternatif işler üret.

"Zaaflarına bir gece, hatalarına bir nilüfer, sevgisizliğine bir kalp verdim. Artık geri ver."

"Amacım yok yaşamak buysa, elimi tut uçarım yoksa, yüzüme bak ve sus benle. Son Defa."

"Mavi gözde hapsettiğim o yıllar, billur tende edepsizce anılar. Sarı yazda beter soğuk akşamlar. Üşüyorum. Kifayetsiz yorganlar."

Labels: ,

2 comments


Friday, November 23



1.2.3... nefes al. tut içinde. şimdi yavaşça ver. sakin ol artık ama. nate. brenda. claire. david. keith. ruth. maya. federico. vanessa. george. lisa. billy. final. "sia- breathe me". claire'in ailenin resmini çekmeye çalışması, nate'in "you can't take their photo, they're not there" demesi. claire'in arabasıyla new york hayatına adım atması. nate'in her zamanki spor kıyafetleriyle arabanın dikiz aynalarından koşarken gözükmesi. güneşli gün. bir anda tüyler ürpertici huzurlukta ve melankolikte çalmaya başlayan "breathe me". arkasından sanırım 3-4 dakika boyunca deli gibi bir anda kendimden geçercesine [yazıyı yazarken yaşlar hala dökülmekte parmakuçlarıma.] ağlamam, delirmem, en sevdiğim insanları kaybetmişcesine derinden bir hüzün duymam. İkibin küsürler ve peşpeşe ölümler. Ve tagline'da da dedikleri gibi, herşeyin başladığı gibi bitmesi. ve bunu yaparken de klişe olan hiçbir şeyi yapmaması. en basitinden, [nate'in son bölümde değil de s05e10'da ölmesi ve diziden ayrılmaması, yine sırf son bölüm ağlatçam zırlatçam, jiletçi damarcı yapıcam insanlığı mantalitesinden uzak bir tutum sergileyip, bol bol hayat, gerçek, huzur ve ölümü karıştırıp üstüne çok hafif bir mutluluk ve acıyla bizlere sunması...]


***

yeni kendime geldim. gözlerim şişti 18 yıl sonra. dizi mizi olayı bitmiştir benim için. yeryüzünde gerçek olduğu kadar derinden etkileyebilen ve beni deli gibi ağlatabilen tek diziydi six feet under ve bitti işte. 5. sezon için bisürü bisürü şey yazmak istiyordum ama vazgeçtim. final bölümü dediklerinden de öteymiş bu kadar söyleyebilirim. diziye finalinin mükemmelliğini keşfetmek için başlamıştım, keşke hiç izlemeseymişim, çok daha yavaş izleseymişim de bu zevki ilk kez ve tadını çıkarta çıkarta tatsaymışım. böyle bir final yok. herşey sakin giderken nasıl oldu herşey anlayamadım. böyle güzel, gerçek ve doğal bir dizi çekilebildiği için ve ben bunu izleyebildiğim için kendimi hakikaten çok şanslı hissediyorum. "meğer bu diziden önce ben hiçbişeymişim" bile dedim kaç kez. hele şimdi?


***

iyi de ben şimdi napıcam? ya bi tane de "he tria kardeş, o dediğini ben de izledim abi hakkaten az bile demişsin" diyin be. yeter bıktım lostunuzdan hirosunuzdan.


claire.
nate.
brenda.
david.
***
araba uzaklaştı, gözden kayboldu. ve bende de birşeyler başladı ve sona erdi...

Labels: ,

8 comments


Thursday, November 22
3 gün dedim. 5 gün yaptım sonra. ama aslında bir aydan beri benimle sağ bileğimin maskesi. şimdi de sol kulağımın arkasına yerleşti. yavaşça ele geçircek bedenimi, sinsice.
you tried to make me go to rehab, but i said, no, no, no.

Labels: , , , ,

0 comments


Wednesday, November 14

efenim nerden başlasam bilemiyorum. uzun bir zaman yazı yazmama kararı almıştım dizi yazısını yayınladıktan sonra "fakat, lakin, ama" hayatımın en komik ve heyecanlı dakikalarından birini yaşadım dün gece. teker teker anlatıyorum, iyi dinleyin.


her şey benim last fm'de gezinmemle ve yeni isimlerle tanışma isteğimle başladı. yağmurlu bir gündü. şarkıları teker teker dinleyip ahkam kesiyordum, beğenmediklerimi- ki çoğunluktaydı- 20.saniyesinden sonra hemen geçiyodum, bulamamıştım istediğim gibi bir müzik. sonra şarkı çaldı. ain't easy. dedim işte bu! muhteşem bir melodi, gitar, sözler, yepyeni bi isim, üstelik öyle herkesin de bildiği tanıdığı bi isim de değil. kim sölüyo ki bunu dedim. baktım drew stiles'mış. kim ki bu arkadaş dedim, albümlerine şarkılarına baktım. çok fazla da popüler değilmiş, valla hoşmuş dedim. şarkılarını arattırdım emule'den, yok. ordan burdan'ları araştırdım orda burda da mevcut değil. acaba demo mu yoksa derken gittim baktım, en çok kim dinliyomuş diye araştırdım, styley isimli bir arkadaşla konuşmaya ve derdimi anlatmaya karar verdim. insan bi adına soyadına, avatarının altındaki reklam sitelerine bakar di mi, yok! bildiğin körüm :) gayet bilinçsizce, "abi sen bu adamı çok dinliyon yollasana bana mp3'ünü" gibilerinden bişeler vızırdadım. adam cevap verdi "kardeş, daha albümüm çıkmadı, şarkıları hazırlıyorum, demolarını beğendiğine çok sevindim, albüm çıkar çıkmaz mutlaka haber vericem, çok mutlu oldum, drew" yok artık dedim; ben adamı koca bir hayranı sanarken kendisiyle konuşmuşmuşum haberim yok :) yüzsüzlüğe bak, gidip adamın mp3'ünü utanmadan istedim :) adam muhtemelen kendini piyasaya yeni attığı için daha amerika'da bile meşhur değilken sayemde türkiye'de gizli bir fan kitlesi oluşmaya başladı, sonra efenim tabi ben koptum moptum falan filan sonra tabi olayın şaşkınlığıyla beraber last fm arkadaşlarından rococostyle ve blog'cası oturgacliokurgac , last fm'cesi fatihy ile beraber hararetle içinde drew geçmeyen cümle kurmama yarışı yaparken, bizim drew "noluyo, beni de alın aranıza, ben anlamıyom deidğinizi, bana da söleyin canlar" şeklinde haklı olarak cümle kurdu ve ne olduysa o anda oldu. ben drew abinin menejerliğini üstlenmişken, rococo da benim basın danışmanım olarak "aklımdan geçen her şey"i lömbür diye ortaya döktü beni bile şaşırttı kendisi. :) valla çok ilginç gelişmeler oluyor efendim. bi gün bu drew mrew meşhur olursa- ki ben şarkılarını acayip tutuyorum, demo halleri böyleyse ilerde nasıl olur bilemicem- hakikaten orda burda röportajlarında bizden de bahsetsin istiyoruz valla olmaz, adam daha amerika'da popüler olmadan türkiye'de oldu :)) buyrun efenim şarkıları, özellikle çok beğendiğim üçünü koydum. ain't easy'e tapıyorum, mükemmel bi şarkı...


Ain't Easy

Mr.Wannabe Lonely

Honeybear

Labels: , ,

10 comments


Saturday, November 10
uzun hem de çok uzun bir zamandır dizi yazısı yazıcaktım, sözüm vardı. beni filmlerden soğutan süper diziler için buyrun bakalım. Öncelikle tabii ki Lost. ha bu arada hatırlatıyım baya baya "spoylır" içerebilir, aynı oranda içeremeyebilir de, gene de izlemeyenler çeksin gitsin.



lost fenomendir; odur, budur. evettir, ama hakikaten bu dizi izlediğim ilk yabancı dizi ve en süper dizidir. ne olursa olsun lost her zaman gizemlidir, zarttur zurttur. dizimax açık ara önde gidince cnbc'Enin tehlikenin farkında olarak hirooss isimli gubidik diziye yüklenmesi birbirinden gıcık karakterlerini öne sürmesi hakikaten rezilce bişey. hiros halt etmiş, lost bitanedir, candır ciğerdir. evet benim de 3.sezon için ciddi hayalkırıklıklarım vardır. doğrudur. 1.sezonun hoş ve etkileyici girişi, 2.sezonun "asıl hikaye şimdi başlıyor, sizi biz oyaladık lan"hitabı süperdi her ne kadar john locke amcamın delirten ve gınalık getirten kader mader saçmalıkları falan son bölümlerinde ayyuka çıksa da. 3.sezon evet pek öyle beklenildiği gibi değildi, hatta ortalarında ulan noluyoruz bile diyenler oldu. amma velakin öyle bir sezon finali yaptı ki lost, resmen affedersiniz ağzımıza sıçtı batırdı sağolsun. adamlar hakikaten işi biliyor. Jack neden o halde, Jack'in cenazesine gittiği adam kim, Jack niye böyle manyadı, adada bunlara "Elvan-Naomi"giller "Jigsaw" misali işkence mi ettiler. Aşk adamı maymun Çarli ölücek mi? Sawyer 4.sezonda da rahat rahat "Of Mice And Men"i okicak mı? John Locke yine kader kader diye tutturup tüm karizmasını yerle bir edicek mi? daha bi sürü bi sürü soru var da, diğer güzelim dizilerin yerini kaplamaylım. Şubat'ta görüşürüz lost.


Noldu? Lost kesmedi mi? Dizimax'im yok, ama gene de dizi takip ederim, aslan gibi cnbc'em mi var diyorsunuz. alın size Scofield ve kankaları. efendim bu dizinin sezonları arasında hemen kısacık bir karşılaştırma yapıp geçicem çünkü çok kızgınım. -spoylırın allahı- 3.sezonda çok büyük bir hayalkırıklığı yaşatacak bizi eşşoğlueşşekler. güzelim Sara Tancredi'ye uf oldu, hakkaten Michael geberse gitse böyle üzülmezdim... Neyse 1.sezona baktığımızda, aslında yer yer sıkan, ulan hadi kaçın artık bile dedirten kişisel fikrim olarak "ulan prison break dedikleri buysa bunu lost'la karşılaştıran zihniyete ben..." şeklinde bir diziydi. Lakin fakat ama. Öyle süper bir 2.sezon vardı ki, koşuşturmacalar, yakalamalar, sürprizler, yer yer taraf değiştirmeler, şaşırtmacalar. tek kelimeyle harikaydı ve 24 bölümlük 2.sezon sanki 3 bölümlük gibi gelmişti bana. ama çok çabuk tükettiler konuyu diye de düşünmeden edemiyor insan. yani şimdi ulan Michael hapse girdi, abisi gelcek şimdi o da dövme yaptırcak, sonra Michael'ı kaçırcak, sonra 4.sezonda bunlar tekrar yakalanıcak sonra heralde "yeter abi gel biz ölelim artık bizi izleyen kalmadı sanırım" dicekler ve intihar etçekler. nedir abi bu. böyle sezon finali mi olur? açıkçası 2.sezon finali dışında evet oldukça iyiydi, işte o final hakikaten sıkıcı ve yok artıklıktı. haa. sözde bi de uzatmicaktım değil mi. Michael'lar 3.sezona başladılar çoktan da sanırım ben size ara vericem. bu böyle Sara'sız olmaz...


Houseee!! seviyorum bu adamı ya, adamım benim. hugh laurie kesinlikle house karakteri için yaratılmış. her cümlesi, her kelimesi, her mimiği. kısa kesiyorum. 1.sezonda aslında "hmm, araştırıyolar, teşhis ediyolar çözüyolar, güzel güzel" dedik izledik, bağrımıza bastık. sonra 2.sezon geldi vay vay dedik gene, güzel şeyler oldu, ama hiçbirisi 3.sezon kadar mükemmel olamadı. 3.sezonu 3 günde bitirebildim ki bu sanırım her gün 8 bölüm demek oluyor, her bölüm de 40 dakkadan 320 dakka, böl 60'a yaklaşık 5 küsür saat. Chase-Cameron yakınlaşması sıktı biraz, bi de siyah çocuk Foreman'a kıllandık belki ama asıl bomba kesinlikle "her eve lazım aile dostu" wilson ve cadı cuddy. house'la beraber bu 3'lünün sahneleri ayrı bir süper. hele wilson'ın house'un bütün kıllıklarına boyun eğmesi ve cuddy'nin bir şekilde her daim g.t olması mükemmel ötesi. en komik sahneleri yazmadan duramam, efenim house mri için uzanmış, wilson kontrol ediyor durumu, tanrıcılık oynuyorlar, wilson (noel baba edasında): "hello house, i'm god, do you wanna tell me something?" tam o anda cuddy içeri girer, house (korkmuş çocuk gibi): "god, save me, the witch is coming to me, kill her, do something!" ((: ha bi de şey vardı tabi, wilson'ın kahvesine "vicodin" atması ve wilson'ın zıp zıp yerinde duramaması, wilson evet çok komik bi tip değil belki ve çok olağanüstü bi oyuncu da değil ama kesinlikle Ölü ozanlar derneği'nde de karşımıza çocuk oyuncu olarak çıkmış olan Robert Sean Leonard acayip sempatik ve house gibi dominant bir karakteri çok iyi tamamlıyor. Cuddy'i atladım. Cuddy'nin kafede internetten erkek arkadaş edinmesi ve House'un onları kafede basması, cuddy'nin house'un eline 40 yıl dalga geçip laf sokabiliceği türden malzemeleri üretmesi falan o sahne de çok keyifliydi. ayrıca bu dizi sayeisnde artık her türlü teşhis koyabiliyor insan. şöyle ki, "semptom, lupus, kardiyoloji, nöroloji,stereoid,vicodin" kaynıyor dizi, ister istemez insan öğrenebiliyor bişeyler. hem keyifli, hem öğretici. 4.sezon başladı da fırsat olmadı daha. ah. ah.


gelelim nip/tuck'a. ilk başlarda pek ısınamasam da, piç christian'la acıların adamı sean'ın hikayeleri hakikaten ilgi çekici. bildiğin türk dizisi abi. yani bir kere entrika bu dizinin baş konusu. tamam türk dizisi hayatta böyle bişey olamaz ama gene de benzerlik var bi şekilde. her türlü sapıklık, ne biliyim travestisinden, lezbiyenine, mazoşistinden obsesifine. belki de sırf bu sapkınlığı oldukça cesur bir şekilde ortaya koyduğu için çok sevildi nip/tuck. 1.sezon sanırım en kötü sezonuydu onu es geçtim bile. 2.sezonda da yine çok fazla şok yaratamadı bünyemde. işte o zamanlar yeni yeni bombalar patladı, sean-julia-christian ilişkisi, matt olayları falan. ha bir de matt'in sevgilisi'nin bizlere yaşattığı şok... ama asıl bomba 3.sezondu. kesinlikle baştan sona tek solukta izlenebilicek tek sezonuydu dizinin. costa'ydı sanırım o herifin gelmesiyle kesinlikle apayrı bir heyecandı sezon. özellikle sezon finali sanırım tarihinin en etkileyici finallerinden biriydi. izleyenlerin dumur olmaması için herhangi bir sebep yok. çok da bahsetmek istemiyorum gerçi anlatsam işin esprisi gider olmaz. 4.sezon da fena olmamasına karşın bana sanki biraz "3.sezonun kaymağından yicez abi biz, o çok tuttu" havasında gibi geldi. 5.sezonda herşeyin farklı olucağını söylediler ve sanırım öyle de oldu. artık julia yok. kimber-matt olayı nasıl gider bilemem. christian evinin erkeği olup wilber'ı büyütebilicek mi, meçhul. organ mafyası, böbrek olaylarıyla beraber kaybettiğimiz esmer hatun sanırım geri gelmicek. "şean"sıfırdan başlicak mı hayatına? bekleyip görücez. ama sanırım 3.sezondaki heyecanı yakalaması çok zor bu dizinin. üzgünüm mcnamara/troy.


nerden başlasam. nate. brenda. diğerleri. gelmiş geçmiş en harika drama dizi bence. 1.sezonda karakterleri tanıdık, çatışmalar, uyum sorunları derken hemen löp diye 2.sezona atladık. ben brenda'nın süper komforlu evinde takıldım, sonra tabi senaryo gereği brenda'nın sıçıp batırmasıyla güzelim evi satışa sundu, nate gibi o sezon finalinde ben de baya kızdım brenda'ma. brenda. hayallerdeki güçlü ve edepsiz kadın. manik depresif kardeşinin de yardımıyla kaçık ama güçlü ve yalnız. yalnız ama mutlu. mutlu ama karmaşık. evlen benimle brenda! nate zaten abim gibidir. bir insan bu kadar mı iyi olur be kardeşim, adam acıların çocuğu oldu ben ona üzülüyorum. kızıl kafa claire de ayrı bi mal. hayatımda bu kadar midesiz bi kız görmedim, ehr sezona ayrı bir sinirlikle giriyor öldürcem artık. tekrar devam edelim. 3.sezon süperdi. öncelikle ilk iki sezondan senaryo olarak oldukça farklıydı ve bu kesinlikle yansıdı. Nate evlendi bi güzel. Maya doğdu. sonra bi baktık. Lisa kayboldu. Lisa kesinlikle öldü evet ama bu yapılır mıydı Nate abime. şu anda 4.sezondayım. dizi 5.sezonda biticek ve ben deli gibi meraklıyım. şurdaki afiş 5.sezon afişi ve "everything ends" temalı. umarım mutsuz son olur da deli gibi hayattan soğutur. bu dizide en ufak bi sahne bile inanılmaz önemli, en basitinden Radiohead'in insan olmadıklarının en büyük kanıtlarından "Lucky"nin 4.sezon 3.bölümde çalması ve bitmesi apayrı bi hüzün kaynağı. ateşler eşliğinde tüm ailenin eskimiş parçalarını yakması. yerim ben bu diziyi... masterpiece.


tamam fena değil. ama asla bir house kadar da benim için olamaz. zaten şu sıra hastane dizileri ikiye ayrılmakta. hastalıklar, zeki espriler, çözümler, takılmalar ve daha resmiyet için buyrun house. yok ben laçka olucam, yok ben stajyerim, yok ben ilişki yaşicam onla bunla falan filanlar için gelsin size grey's anatomy. kesinlikle house'daki gerçekçilikten yoksun olması gözümde bu dizinin itibarını sıfırlıyor ama gene de komik deyip izlieyebiliyoruz da işin ilginci. meredith,burke, mcdreamy, izzie,yang,o'malley. hepsi hikaye. miranda şahane. köfte dudaklım benim ya, bi insan bu kadar mı dobra olur be kardeşim, seda sayan mübarek. salına salına aheste aheste yürüyüp laf sokmuyor mu, işte budur karizma. her cümlesi inanılmaz sempatik. çocuğunu doğurup geldikten sonraki hali ve hamileyken bebeği sevip ilk defa yumuşamış hali için bile tapılır bu kadın. miranda bailey, sensiz bu dizi benim için çekilmezdi.


tam bir aile dizisi. evet belki süper mantıklı değil şu ana kadar ama ilk sezon itibariyle kesinlikle şu ara çekilen en sıcak dizilerden biri. daha ilk sezonu izlediğim için çok uzun uzun methiyeler dzemicem ama gene de "umut vaadeden genç yetenek" ödülü olarak altın ayı ödülü vermek isterdim kendilerine. kyle'ın ilk başlarda yaptığı salaklıkları izlemek hakikaten acayip eğlenceliydi. de. bu dizinin konusu belli. umarım sıcaklığını kaybetmez ama kaybediceği ne yazık ki oldukça açık, seçik, çırılçıplak hem de.




inanılmaz pişman oldum, ben bu kadar çenemin düşeceğini bilseydim, kesik kesik cümlelerden oluşan sayıklamaları yazar gider uyurdum daha iyi. bu post 3 hafta yeter size. evirin çevirin gene okuyun. yoksam ben, yoksam sende, yalnızlığa hiç adımı sorma, hiç yoksan, hiç olmadıysan, ağlama, ağlamicam. içimden geliyor, geldi, gitti. yok daha ne kadar cıvıtabilirim, onun hesabını yapıyorum da hakikaten ben bile sıkıldım benden. yuh artık.



"andır may ambırella, ella, ella,e,e. its reyni, u beybi, its reyni."

Labels:

7 comments


Monday, November 5

koşun koşun. ekşi sözlük klon saldırısına uğradı, mitoz bölünme geçirdi. "oh ne güzel benim kaydım vardı" diyenler dışındaki kesim üzülmesin, siz de dokuzuncu nesil olabilirsiniz, hem de direk çaylak olarak. gidin sömürün. feysbuk çılgınlığına karşı ekşisozluk baya ciddi bir hamle yaptı, bakalım ilerde neler olacak...





ayrıca ilk olarak gözüme çarpan bazı tanıdık simaları da sıralayım istedim.



tahtabosa
kayhanovic
tosbaa
izge
ludmilla
blacklebron

Labels:

8 comments


Saturday, November 3
inandığım insanlar, olaylar meğer birer "komik olmadan da güldüren" şakalardanlarmış. hepinizi o kadar çok sevmişim ki, sizi tanımadan "aa isminizi ben çok duydum, memnun oldum gerçekten" diyebiliecek kadar da aferinlik'mişim. yıldızlı pekiyilerim, kurdelelerim bugün bi hayli fazla. yaptım ama güldüremedim işte, "şu çocuk" diye işaret etti, saçımdaki kırıkları parmaklarıyla gösterdi biri o kadar işte. memnun kalamadım zırvalıklarla dolu lirik dantellerinden. benden çok iyi bir koca olabilirdi, iyi bir baba, iyi bir "çocuktan da çocuk". ve yıllarca bahsedebilirdik bir şekilde, sokakta akan çikolata tadını gözümüzde hissedişlerimizi. ben inanmadım geleceğe. ve en sevdiğim rengimde seviştim bedenimle özgürce.

Labels:

7 comments


Friday, November 2
tam bir system tarzında, çok fazla iyi bir şarkı olmasının yanında, oldukça orjinal bir klibi vardır. çocuklar savaşırlar mc donald'sın oyun alanında. göndermeler vardır, saddam hüseyin heykel'inin devrilmesi, savaş sahneleri, ikiz kulelerin yıkılışı, bunun dışında isa figürü ve hapishanenin dört tarafı iplerle örülü oyun toplarıyla dolu çocuk eğlence alanına benzetilişi de mevcut.






ama şöyle bir sahne daha vardır ki, çocuklar evden çıkarılır ve bayıltılır, öldürülür, "toplu halde". arkadan da serj der ki "you killed my family". şarkının yorumlarında herkes ırak savaşını zanneder. ilginç olan klibin sonunda "yerde toplu halde yatan çocuklar" ayaklanır, dışarıya bakar. dışarda amerikalılar "bir cenaze için" tören yapmaktadırlar, mcdonalds'ın içindeki "toplu çocukları" görmemektedirler, önemsememektedirler. sonra yaşlı adamla gözgöze gelinir ve şarkı biter.


bunların dışında bir de empty walls kısmı vardır, orda da acaba serj sınır kapısını mı kastediyor diye de düşünmeden edemiyorum, "hope you looked from the walls". empty de sanırım bizden istediği hoşgörü.



sonuç olarak ise, oldukça zeki bir klip, oldukça güncel ve akıllı bir klip. ne denilebilir ki başka, serj yapmış yapıcağını yine...
- bu yazı yaklaşık 1 ay önce büyük umutlarla yazılmış, yedeklenmiş ve şimdi geçiştirilmeye çalıştırılıp "gülünesi" kişilere emanet edilmiştir zat-ı alim tarafından. bu da böyle bilinsindir. hani "ha" desen de olur, anlarım seni.

Labels: ,

2 comments


geçmişimin kara lekeleri
April 2006
May 2006
June 2006
July 2006
August 2006
September 2006
October 2006
November 2006
December 2006
January 2007
February 2007
March 2007
April 2007
May 2007
June 2007
August 2007
September 2007
October 2007
November 2007
December 2007
January 2008
February 2008
March 2008
April 2008
May 2008
June 2008
July 2008
August 2008
September 2008
October 2008
November 2008
December 2008
January 2009
February 2009
March 2009
April 2009
May 2009
June 2009
July 2009
September 2009
October 2009
November 2009
December 2009
January 2010
February 2010
March 2010
April 2010
May 2010
June 2010
July 2010
August 2010
September 2010
October 2010
November 2010
December 2010
January 2011
February 2011
March 2011
April 2011
May 2011
June 2011
November 2011
December 2011
January 2012
March 2012